Home » GÜNDEM » Pandemi kapitalizmi: Hıfzısıhha, İl İdaresi ve bir de Mükellefiyet!

Pandemi kapitalizmi: Hıfzısıhha, İl İdaresi ve bir de Mükellefiyet!

Türkiye kapitalizmi ve burjuva-faşist devleti, pandeminin ikinci dalgasını da daha büyük bir sosyal dehşet ve travmaya dönüştürmeyi becerdi.

Türkiye nüfusa oranla vaka sayısında dünyada birinci sıraya çıktı. Halen süregiden resmi istatistik yalanları bir yana bırakırsak, Covid-19’dan yaşamını yitirenlerin bugüne kadarki gerçek toplam sayısının en az 40 bin kişi olduğu tahmin ediliyor. Son bir hafta içindeki günlük ölüm sayıları ile pandemi öncesi yılın aynı dönemindeki ölüm sayısı arasındaki farkın 1500 kişiye kadar çıkmış olmasına bakarak, pandemiden şu anki günlük ölüm sayısının bin kişiden az olmadığı tahmin ediliyor.

Gerçi istatistiklerin de artık pek bir anlamı yok. Halen bir kapitalist virüs mayınına basmamış olduğu için şanslı olanlar da, çemberin nasıl daraldığını, işyerinden, çevresinden, sosyal medya arkadaşlarından her gün yeni vaka ve ölüm haberlerinden zaten yeterince farkında olmalı.

Burjuva-faşist devlet, adeti olduğu gibi, yine aşırı gecikmeli ve göstermelik önlemlerle – kitleleri değil tabii ama- sermaye ve kendisi için günü kurtarmaya çalışıyor.

Birinci dalga sırasındaki kısıtlamaların yasal bir dayanak ve çerçevesininin olmaması anayasa hukukçuları tarafından bile eleştirilmiş, kısıtlamalara uymayanlara uygulanan yaptırımlar ve para cezaları yargıdan dönmüştü. Bu nedenle olsa gerek, bu seferki kısıtlamaları ta 90 yıl önceki, Hıfzısıhha Kanununa dayandırmaya çalışıyor. Ama Hıfzısıhha Kanunu da yalnızca hastalara ve açık hastalık şüphesi taşıyanlara kısıtlama öngördüğü için yine bu dayanağı sağlamıyor. Diğer taraftan Hıfzısıhha Kanunu kısıtlamalardan mağdur olanlara (geçim olanaklarını kaybedenlere) geçim yardımı, sosyal yardım, parasız tedavi öngördüğü halde, bu da uygulanmıyor.

Erdoğan-AKP ve dinci-tarikatçıların tarihten kazımaya çalıştıkları Kemalizmin bir kanuna yaslanmak zorunda kalmaları, tarihin bir ironisi. Kapitalizmin neoliberalizm denilen son 30-40 yıllık döneminde, ölümcül salgın hastalıklar, hasta eski ortaçağ hastalıkları (verem, tifo, veba, vd) yeniden hortlarken, bu dönem zarfında bunlara dönük tek bir “halk sağlığı” yasasının bile çıkartılmamış olması, alacakları sözde önlemleri ta 90 yıl önceki bir yasaya dayandırmak zorunda kalmaları bile, kapitalizmin geldiği halk sağlığı düşmanlığı ve çürüme düzeyini gösteriyor.

Diğer taraftan kimse Hıfzısıhha Kanuna filan sevinmesin. 1930 tarihli Hıfzısıhha Kanunu, aslen 1929 da ABD Wall Street’ten patlayıp dünya çapında yayılan kara buhran dönemi kanunudur. Kanunun bir maddesinde o dönemki yoksul halktan on binlerce kişiyi öldüren ölümcül salgın hastalıklar tek tek sayılmaktadır: Veba, verem, kolera, tifo, tifüs, kara humma, sarı humma, cüzam, vd. Burjuva-faşist devletin önlemlere yasal çerçeve olarak bula bula bu kanunu bulabilmesi, kapitalizmin krizinin ağırlığını ve yol açtığı sosyal yıkımın, halk sağlığı yıkımının 90 yıldır görülmemiş boyutlarını kanıtlar olsa olsa.

Önlemleri dayandırmaya çalıştıkları diğer kanun, 1949 tarihli İl İdaresi Kanunu. O dönemde belediye teşkilatları ve sağlık emekçisi örgütleri zaten olmadığından bu kanun önlem ve düzenlemelerin yorumlanma ve uygulanma yetkisini doğrudan valilere (ve dolayısıyla polis ve diğer baskı aygıtlarına) veriyor. Valilikler ve polis, herhalde “halk sağlığı” denilince akla gelecek son kurumlardır. Peki, bu valilikler ve polis, işyerlerinde doğru dürüst pandemi önlemlerinin alınıp alınmadığını da denetleyecekler mi, tabii ki hayır. (İnsanın aklına ister istemez, polis-jandarma barikatları karşısında işçilere attırılan “işçiye değil patrona barikat” üzücü ve yanlış sloganı geliyor, çünkü bu kapitalist devletin “emekten yana” olabileceği sosyal-demokrat beklentisini yansıtıyor.)

Burjuva-faşist devlet, işyerlerindeki işçilerin sermaye ve pandemi karşısındaki korunmasızlığına karşı yoğunlaşan tepki ve eleştirilerin farkında. Buna karşı da (İşçi değil) “iş sağlığı ve güvenliği” yasası çerçevesinde işyeri hekimlerini ileri sürüyor. (İşçilerin) değil işyerlerinin, yani sermayenin korunması için. 50+ işyerlerinin pandemiden korunmasında, işyeri hekimlerini (patronlara karşı) hiç bir yetki vermeden sorumlu tutuyor. İşyeri hekimlerinin ücretlerini işyeri patronundan aldığı koşullarda, bunun da hiçbir şey ifade etmeyeceği açık.

1930-1940’ların Hıfzısıhha ve İl İdaresi kanunlarının yanısıra, aynı dönemlerin, bir de adını anmadan örtük ve fiili olarak uyguladıkları bir kanunu daha var: Mükellefiyet Kanunu. Yani işçilerin zorla, askeri er statüsünde çalıştırılması. 1940-45 döneminde başta Zonguldak-Ereğli ve diğer madenler olmak üzere, işçiler kuru ekmeğe günde 14 saat zorla çalıştırılıyor, bu korkunç ve salgın hastalık koşullarında çalışmayı reddedenler öldüresiye dövülüyor, madenlerden kaçıp dağa çıkan işçilerin köyleri askeri birlikler tarafından basılıp eşleri, kızları rehin alınıp (bazan tecavüz edilerek) işçiler zorla çalıştırılmaya geri dönmeye zorlanıyordu.

Belki bugün iş (henüz) o boyutta değil. Ama pandemi koşullarında, üstelik pandeminin en fazla yoğunlaştığı yerlerin işyerleri ve toplu taşıma araçları olduğu bilindiği halde, işçilerin hiçbir sosyal güvencesi ve başka geçim güvencesi olmaması nedeniyle ölümle koyun koyuna çalışmak zorunda bırakılması, aynı kapıya çıkıyor.

Amerika ve Avrupa’da bir dizi emek tarihçisi ve işgücü piyasası uzmanı, Pandemi koşullarında işçilerin açlık ve işsizlik tehdidiyle ölümüne çalışmak zorunda bırakılmasını, zorla çalıştırma (forced labor) olduğunu söyleyerek bir tartışma başlattılar. Aslında tüm bunlar, kapitalizmde sözde “özgür” emekgücünün, geçimi için çalışmak ve kendini sömürtmek zorunda olmasıyla, zorla çalıştırılma arasındaki çizginin de ne kadar inceldiğini gösteriyor. Ücretli köleliliğin ücret boyutu artık çoğu işçi ailesinin asgari geçimine bile yetmezken kölelik boyutunun giderek nasıl ağırlaştığını gösteriyor. Tek cümleyle: Ücretin, hem sömürü hem köleliliğin ta kendisi olduğunu gösteriyor.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*