Home » GÜNDEM » Metal işçilerinin direnişi: Bir HDP ve bir MİB eleştirisi

Metal işçilerinin direnişi: Bir HDP ve bir MİB eleştirisi

10494653_10204983515802286_6748170399665330357_nTürkiye’de ağır toplumsal muhafazakarlık, sınıf savaşımının önündeki en kritik sorunlardan biridir. Faşizmin aşağıdan yıkılmaması, yukarıdan çözülmesi, toplumsal gericilik birikiminin neoliberalizmle harmanlanarak devam ettirilmesini sağladı. Neoliberal kapitalizm yıkıcı proleterleşme dalgalarını, sınıf karşıtlıklarını perdeleyerek sisteme masetmekte, neomuhafazakarlığı etkin biçimde kullandı. Anadolu ve kırlardan büyük kentlere yığılan büyük çaplı yeni işçi kitlelerinin ve kent yoksullarının, sınıf mücadelesi ve örgütlülüğün çok gerilediği koşullarda, pervasız neoliberal saldırganlık ve atomizasyona karşı ilk içgüdüsel reflekslerinden biri, dine, milliyetçiliğe, aileye, ataerkilliğe sarılmak oldu.

AKP hükümeti, iktidarının yıpranmaya ve sarsılmaya başladığı son 4-5 yılda, var gücüyle elinde kalan neredeyse tek politika aracı olarak koyu neomuhafazakar popülizme oynadı. Din, sunnilik, türban, cami, aile, ataerkillik, milliyetçilik, neo-osmanlıcı hezeyanlar son sınırına kadar körükledi. Gezi, 17 Aralık krizi ve dış politikadaki hezimetin kendi tabanında yarattığı hayal kırıklığı ve sarsıntıları bloke edip tabanını konsolide edebilmek için, tabanının en geri/gerici içgüdülerine oynamayı ifrata vardırdı. “Kutsallarımızı kirlettiler”, “türbanlı bebekli bacımızı taciz ettiler”, “camiye ayakkabılarıyla girip içki içtiler” gibi düşkünleşme demagojileri, ne yazık ki bir süreliğine oldukça geniş işçi, kent ve kır yoksulu kitlelerinde etkili de oldu. Şimdiki genel seçim sürecinde de AKP’nin köklediği dinci, mezhepçi, milliyetçi, ataerkil muhafazakar popülizmin dışında söyleyebileceği hiçbir şeyin kalmadığını, artık daha geniş bir kesim görebiliyor.

Gezi’nin temel dinamiklerinden biri, yalnızca kadınların, kürtlerin, alevilerin lgbtilerin, metropol üniversitelerinde okuyan gençlerin, yıkıcı proleterleşme süreçlerini yaşayan eğitimli emekçi kitlelerin artık bedenlerine, özel yaşamlarına kadar el atan tekçi muhafazakar (tek din, tek mezhep, tek cinsiyet, tek milliyet, vb) toplum-siyaset mühendisliğine ve baskılarına karşı isyanıydı.

Gezi isyan ve direnişinin önemli dinamiklerinden biri anti-muhafazakarlık idiyse, aşamadığı, tosladığı duvar yine muhafazakar popülizm oldu. Çünkü dinci, mezhepçi, milliyetçi, cinsiyetçi muhafazakarlığın tek ilacı sınıf savaşımıdır, anti-kapitalizmdir. Fakat Gezi’de, kadın, genç, alevi, kürt, lgbti, doğasever vd dinamiklerin hepsi olmasına karşın, en zayıf ve geri planda kalan ne yazık ki tam da buydu. Gezi’nin başlarında varolan, AKP tabanının işçi, kent ve kır yoksulu kesimlerinde belli bir sempati toplayan (yalnızca 2009-12 döneminde kırlarda doruğuna çıkan HES mücadeleleri, kentsel dönüşüme karşı mücadeleleri anmak yeter) anti-kapitalist dinamikler, sonrasında küçük burjuva liberal-halkçı solculuğun, orta sınıfların Gezi isyan ve direnişini dar anti-AKPciliğe doğru sıkıştırmasıyla, gölgede kaldı. AKP-Erdoğan’ın “çalıştığı yerden” gelen Gezi’nin zayıf karnına (sınıf ve neoliberal kapitalizm karşıtlığındaki zayıflığına) oynamasıyla, Gezi AKP tabanındaki geniş işçi, kent ve kır yoksullarıyla bir bağ kuramadı, onlardan yalıtılmış oldu.

Küçük burjuva solun en iyi bildiği şeylerden biri anti-faşist halkçı demokratizm ise, en az bildiği şeylerden biri de toplumsal gericilik birikimine, muhafazakar kitle “hassasiyetlerine” karşı nasıl mücadele edeceğidir. Küçük burjuva sol ve devrimcilik, son dönemlerde, işçi sınıfından, sınıf savaşımından, ciddi sebat ve çaba gerektiren siyasal işçi sınıfı çalışma ve örgütlenmesinden büsbütün uzaklaşmıştır. Tüm sorunu kendinden menkul bir “AKP faşizmi”ne indirgerken, AKP’nin gücünün yukarıdan devlet aygıtından olduğu kadar, aşağıdan neomuhafazakar popülizmin etkisi altındaki işçi, emekçi kitlelerden geldiğini; bunun da temelinde, akacak ciddi sınıf savaşımı kanalı bulamayan işçi emekçi kitlelerin can haliyle en geri/gerici iç güdüsel savunma reflekslerine, dine, mezhepe, aileye, devlete, milliyetçiliğe vb sarılması olduğunu; bunu kırmanın tek yolunun sınıf savaşımı ve antikapitalist mücadele olduğunu görememektedir.

IMG-20150523-WA0000-576x1024HDP ve “halkımızın hassasiyetleri”

HDP ve CHP bu seçimlerde nisbi bir oy artışı sağlayacaklarsa, bunun en önemli nedenlerinden biri, nüfusun büyük çoğunluğunu işçi ve emekçilerin oluşturduğunu ve bu büyük çoğunluğun tüm yaşam enerjisini köleleştirmiş olan ekonomi-politik diye bir şey olduğunu, bir zahmet hatırlamak zorunda kalmış olmalarıdır! Ama tabii biraz inceltilmiş biçimiyle de olsa, işçi ve emekçileri neoliberal muhafazakarlıkla paketlemeleye çalışmalarında bir değişiklik yok. Demirtaş, cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında aile fotoğrafını, “iyi aile babası” fotoğrafını siyaset aracı haline getirmeye çalışmış, her gün o aile cinayetlerine ve işkencesine maruz kalan kadın hareketinden ciddi tepkiler almıştı. Bu seçimlerde de beceriksizce din popülizmi yapmaya çalışıp yüzüne gözüne bulaştırıyor. “Taksim işçi emekçilerin Kabesidir” türünden sosyal demokrat “emekten yana”lık ile dini birlikte paketlemeye çalışıyor, Erdoğan “Eyyy, beheyyyyt, sen nasıl bizim kutsalımızla Taksim gibi kıytırık bir meydan parçasını aynı kefeye koyarsın!!!” diye gürleyince, geri adım atıyor… “Diyaneti, zorunlu din dersini kaldıracağız” diye asgari burjuva demokratik sınırlar içinde de olsa anlamlı bir istem koyuyor, Erdoğan ve Davutoğlu yine “Eyyyt, beheyyyyt, dinsiz bunlar, terör örgütü bunlar, 6’lı çete bunlar, kutsallarımızı yok etmek istiyor bunlar” vb diye ultra gerici iç güdülere kat çıkınca, yine geri adım atıyor, “ben müslümanım” vb diye geveliyor. Neden Dinayet ve zorunlu din dersinin kaldırılması gerektiğini bile çıkıp çatır çatır açıklama cesaretine bile sahip olamıyor.

HDP’nin seçim kampanyasında “demokratik özerklik” isteminin bile esamisinin okunmamasının adı da, “aman halkımızın gerici önyargılarını kışkırtmayalım” oluyor. E, o zaman sorarlar insana: Sen kadınları, Kürtleri, gençleri, “emekten yana”lığı, “aman halkımızın dini, milliyetçi, ataerkil önyargıları” ile birlikte paketleyeceksen, bu nasıl özgürlük ve demokrasi mücadelesi? Bunun burjuva demokratik istemlerin, şu eski sosyal demokrasinin bile çok gerisinde, çok daha geri, çok daha muhafazakar bir neoliberal demokrasinin sınırlarına çekilmiş ve yeniden üreticisi olan bir politika olduğuna kuşku yoktur.

Muhafazakarlığa, dine, milliyetçiliğe, ataerkilliğe karşı mücadeleden ürken…

Lenin ne demişti işçi sınıfı devrimcilerine:

“Dine karşı savaşımdan ürken, bunun kendi görevi olduğunu unutan, tanrıya inançla uzlaşan, ve sınıf savaşımının çıkarlarıyla değil de, kimseyi incitmeyen, kimseyi itmeyen ve kimseyi ürkütmeyen küçük ve yavan endişelerle, ‘yaşa ve bırak yaşasınlar’ şeklindeki hikmet dolu bir kuralla yolunu çizen küçük burjuva oportünizmi ve darkafalılığına ya da liberal aydınlara yenik düşmemelidir” ilkesini koymuştu.

İster “halkımızın önyargıları”, ister “halkımızın gelenekleri”, ister “halkımızın renkleri, çoğulculuk” adı altında olsun, biraz inceltilmiş biçimiyle, dinle, aileyle, erkek egemenliğiyle, egemen ulusçuluk ile, ve tabii ki aslında sermaye egemenliğiyle uzlaşmanın tek anlamı işte budur: Liberalizm! Şu basit nedenle ki, “halkımızın”, yani geniş kitlelerin ortalama geri, bir çok açıdan muhafazakar iç güdüleri ile uzlaşmak, tam da şu neoliberal popülist demokrasinin dayandığı ve yeniden üretildiği, en geri sınırlar içinde tutulması işlevini gören şeydir.

Muhafazakarlığın tek panzehiri uzlaşmaz sınıf karşıtlığı ve savaşımıdır. Ama dar ekonomik-sendikal sınıf mücadelesi değil sadece, toplumsallaşan ve siyasallaşan sınıf savaşımı.

Greif gibi işçilerin çoğunluğunun muhafazakar olduğu önemli bir işçi direnişinde bile, bir yandan çoğu türbanlı olan kadın işçiler komisyonunun organize ettiği, işçi türkü ve marşları, devrimci marşlar, Ruhi Su şarkıları, Nazım şiirleri, Rosa’nın sözleri ile düzenlenen emekçi kadınlar günü etkinliğini, diğer yandan ise – işçilerin çoğunluğunun halen AKP ve muhafazakarlığın etkisinde olması nedeniyle- AKP hükümetinin bile doğrudan hedefe konulamadığını, Berkin’in 1 milyon kişilik cenazesine Greif işgalci işçilerinin kendi pankartıyla ve kitlesel olarak katılmak istemediğini gördük.

ototrimMetal işçilerinin direnişinde muhafazakarlık sorunu

Bursa ağırlıklı otomotiv-metal işçilerinde de din, milliyet, erkek muhafazakarlığı belirgin bir olgu. İşçilerin Türk Metal çetesini defetmek isterken, Birleşik Metal gibi liberal sol bir sendikayı bile “fazla sol” (ve aslında fazla bürokratik! Birleşik Metal, bizzat tabanında belli bir dinamiği olan, grev yasağına karşı net ve fiili bir duruş gösterseydi, gelişmeler farklı olabilirdi!) bulmaları bir gösterge. Dayanışmaya gelen çeşitli sol grup ve çevrelere aşırı mesafeli davranmaları, hatta uzaklaştırmaları başka bir gösterge. Direnişteki işçilerin direnişi bırakan, patron baskılarına boyun eğip işbaşı yapan işçileri teşhir ederken “etek giyenler” olarak tanımlanması başka bir gösterge.Türk Metal gibi ırkçı-faşist, “Türk-İslam sentezcisi” bir çeteye karşı mücadele edilirken bile onun ve MESS’in 12 Eylül’den bu yana metal işçisi akıttığı, AKP’yle de yeni bir temelden pekiştirilen dinci-milliyetçi-ataerkil gericiliği de işçiler içinden söküp atmaya dönük hiçbir adımın olmaması bir başka gösterge.

MESS, Türk Metal ve devletin direnen işçiler üzerindeki yoğun baskıları, “sol, devrimcilik eşittir terör, vatan hainliği, kutsallarımızı kirleten ve dinimize saldıran ahlaksızlar” vb söylemleriyle işçilerin en geri içgüdü damarlarına basıp durması bunun önemli bir nedeni. Fakat daha belirleyici neden, küçük burjuva sol ve devrimciliğin son dönemlerde işçi sınıfından, özellikle sanayi proletaryasından büsbütün uzaklaşması, işçi sınıfı veya emek denilince de en fazlası, DİSK ve KESK’e, ve onların çizdiği liberal reformist “emekten yanalık” dar çerçevesine sıkışıp kalması. Küçük burjuva sol ve devrimcilik aslında kent merkezlerinde milyonlarla yığınsallaşan yeni işçi ve işçileşen kitlelerle haşır neşir olsa da, bu ilişkiyi de işçi sınıfı ve yeni yıkıcı proleterleşme süreçleri ekseninden kurmaktan çok uzak. Bu ilişki de proletaryanın toplumsallaşması ve siyasallaştırılması ekseninden değil, işçileştiğinin artık farkında olsa da bunu kabul etmeyen bu kitlelerin eski orta sınıf zihniyeti üzerinden, geriye doğru kuruluyor.

Küçük burjuva liberalleşmiş sol ve devrimcilik biçimi ile kent merkezlerindeki yeni işçi kitleleri (hizmet sektörü, plaza, ofis, mağaza işçileri, beyaz yakalılar, eğitimli emekçiler) arasındaki bu karşılıklı geri ilişki biçimi de, Gezi’nin de tabanını oluşturan bu milyonlarla genişlemiş yeni işçi ve işçileşen kitlelerin, burunlarının dibinde Türkiye’nin son 20 yıldaki en önemli işçi sınıfı hareketi yaşanırken, niye en fazla uzaktan mendil sallamanın ötesinde kılını kıpırdatmadığının, neoliberal demokratik HDP, CHP ve seçimlerle körleştirildiğinin önemli bir açıklamasını oluşturuyor. HDP de, Gezi’nin tabanını oluşturan bu yeni işçi ve işçileşen kitlelerin işçi sınıfı damarına değil, neoliberal demokratik orta sınıf geri damarına hitap ediyor. Metal işçilerine bir iki basın açıklaması sözde “desteği” ile yetinip bir günlük bir dayanışma grevinden bile yan çizen DİSK, KESK bürokratları gibi, HDP-Demirtaş’ın da metal işçilerine bir iki “destek” açıklamasının ötesinde, bir günlük de olsa bir dayanışma grev ve eylemi çağrısından uzak durması, TÜSİAD ve MESS’i, küresel tekelci kapitalizmi karşısına almaktan özenle kaçması, başka bir sözü gerektirmiyor.

Sosyal medyadaki metal işçisi platformları ve siyasallaşma sorunu

Tüm bunlara karşın, işçi sınıfının en güçlü ama en muhafazakar kesimini oluşturan sanayi proletaryası ve metal işçileri, bu direnişleriyle sol ve devrimcilerle ilk kez böylesine bir etkileşime girmiş durumda. Sol ve devrimcilerin metal işçileri içindeki varlığı ve etkisi eser miktarda ve çok sınırlı olmakla birlikte, ilk kez bu çapta bir işçi direnişinde, facebookta oluşturulan metal işçisi platformları üzerinden önemli bir -sendikal olduğu kadar- siyasal etki olanağı ortaya çıkmış durumda. Özellikle çoğunluğu metal işçilerinden oluşan 31 bin takipçi ve 10 milyon entry’e ulaşmış Metal İşçileri Birliği-MİB ve 11 bin takipçi ve 3 milyon entry’e ulaşmış Metal İşçilerinin Sesi facebook platformları direnişte önemli bir koordinasyon ve yönlendirme işlevi görüyor. Özellikle MİB’in metal işçilerinin direnişinde oynadığı rol ve gösterdiği çaba, gözaltı gibi ödediği bedellerle de birlikte, orta sınıf ve HDP ve DİSK/KESK solculuğundan ayrışan yönleriyle, son derece anlamlı ve önemli, takdire şayan.

Ne var ki, bu sol ve devrimci işçi sosyal medya platformlarıyla kazanılan etki ve inisiyatif olanağına karşın, bu çevreler de, metal işçilerinin görkemli fiili direnişiyle etkileşimlerinde, direnişi metal işçilerinin vasati kendiliğinden bilincinin ötesine taşımaktan özenle uzak duruyorlar! MİB, işçi sınıfının öncü kesimlerine az çok mal olmuş “Kahrolsun Ücretli Kölelik Düzeni!”, “Sınıfa Karşı Sınıf” sloganlarını bile bir kez olsun, binlerce metal işçisinin günde birkaç kez baktığı facebook platformunda kullanmış değil. Bunda muhtemelen, yukarıda vurguladığımız “aman işçilerin geri içgüdülerini karşımıza almayalım” kaygısı rol oynuyor. MİB, çalışanların gözaltına alınıp bırakılmasını bile işçilerin mevcut bilinç durumuna uyarlayıp “Bursa’daki tek terör örgütü Türk Metal’dir” diye açıklıyor. Öyle mi, Türk Metal’in de asıl efendisi olan Koç’u, MESS’i, sermaye devletini, küresel otomotiv tekellerini, işçiler üzerinde despotik neoliberal baskı ve sömürüden başka bir şey olmayan ücretli kölelik düzenini nereye koyacağız?

Savunduğumuz, elbette işçilerin geri içgüdüsel damarlarına basmak, dine, milliyetçiliğe, ataerkilliğe karşı soyut bir anarşizan propagandaya girişmek değil. Bu tür bir yaklaşımda direnişteki geri işçi kitlelerini öncü kesimlerden koparmaya yol açabilir. Ne var ki bundan kaçınmak adına, işçilerin kendiliğinden ortalama bilincine uyarlanmak da, tam da işçilerin siyasal bilinç sıçramasının zemini olduğu sıcak direniş koşullarında, direnişi sermaye ve devletin istediği gayri-siyasi sınırlar içinde tutmaya hizmet ediyor. Metal işçilerinin direnişi sürdüren öncü kesimlerinin bilinç düzeyi bile, bu sosyal medya platformlarının dışına çıkmaktan kaçındığı dar sendikalizmin sınırlarını aşıyor. Bu platformların yaptığı da, işçilerin geri ve ortalama kesimlerini öncü kesimleriyle birlikte ileriye çekmek ve içinden siyasallaştırmak yerine, öncü kesimleri de ortalama ve geri bilinç sınırları içine çekip hapsetmek oluyor…

Kuşkusuz şu iki halka çok önemlidir, bunları mutlaka gözönünde tutuyoruz: Birincisi, direnişteki işçilerin birliğinin sürdürülmesi ve güçlendirilmesi. İkincisi, direnişin başlangıçtaki 3 temel net mücadele istemi temelinde somut kazanımla sonuçlandırılması.

Fakat devrimci taktik, bu birliğin, işçilerin kendiliğinden ortalama ve geri bilinci temelinde geriye doğru mu, yoksa -geri ve ortalama kesimlerini de gözeterek- öncü kesimleri temelinde ileriye doğru mu kurulacağı sorusunu sorar. İkincisi somut kazanım gereğinden kopmadan, bunu strateji hedeflerle bağlandırır. Tüm işçi direnişlerinde, hele ki sınıf mücadelesinde tarihsel bir dönüm noktası olabilecek böylesi işçi direnişlerinde, somut kazanımlar kadar, başta işçilerin sınıfsal-siyasal bilinç düzeyinin gelişimi olmak üzere, stratejik hedefler doğrultusunda siyasal kazanımlar önemlidir.

İşçiler çocuk ve aptal değildir. İşçileri böyle görüp yalnızca duymak istedikleri şeyleri söylemek, popülizmdir. İşçiler kendi çetin öz mücadeleleri içindeki öz deneyimleriyle öğreniyorlar. Daha önce tüm sorunu Türk Metal ve ücret zammından ibaret gören pek çok işçi de bu direniş içinde, MESS’i, fabrika idarelerini, “tarafsızlık” maskesi altındaki Valiyi, polisi, devleti, yasaları, medyayı daha iyi gördü, sınıf düşmanı olarak daha yakından tanıdı. Daha önce kendini milliyetçi, müslüman vb olarak tanımlarken, şimdi kendini direnişçi işçi, işçi sınıfı olarak yeniden tanımlamaya başlayan çok sayıda işçi oldu. Daha önce sola, devrimcilere “terör, bölücü, vatan haini, din düşmanı” diye bakarken, bu direnişte kimlerin yanında olduğunu, kimlerin sınıf mücadelesi için çaba harcadığını ve onlar gibi bedel ödemeyi göze aldığını görerek, sola ve devrimcilere daha açık davranmaya, sempati duymaya başlayan çok sayıda işçi oldu. Hatta en geri ve en muhafazakar fabrikalardan Tofaş’ta bile ülkücüyken, “ben bundan sonra solcuyum” diyen işçiler oldu. Kuşkusuz halen, “bizim sorunumuz Türk Metal ve ücret, bizim işverenle bir sorunumuz yok”, “bizimkisi ekmek mücadelesi, siyasetle bir ilgimiz yok, polis bizim kardeşimizdir, bizim devletle bir sorunumuz yok” diyen geniş bir işçi kesimi de var. Fakat onların da önemli bir bölümü aslında neyin ne olduğunun pek güzel farkında, en azından seziyor; böyle söylüyorlarsa bunun nedeni karşılarındaki sınıf düşmanının gücünü, neler yapabileceğinin endişesini duymalarından, onun karşısında kendini yeterince güçlü ve güvencede hissetmemesinden.

611x395_mako_5559a0aae6e7fMeşruluk nerede?

“Meşruluk” sorunu, özellikle de işçilerin kafasındaki “meşruluk” sorunu her direnişin en kritik yanlarındandır. Direnişe çıkılınca da geri ve ortalama kesimler açısından tümüyle ortadan kalkmaz. Sermaye ve devlet de bu geri kaygılara oynar. Metal işçileri, taban inisiyatifi ile, fiili kitle grevi ve fabrikaları terketmeme eylemiyle, kendi meşru ve fiili mücadele anlayışını ortaya koydular. Tofaş ve Mako gibi bir dizi fabrikadaki geri “uzlaşma”lara karşın ve direnişteki fabrikalardan Türk Metal zaten çoktan ve fiilen defedilmiş olmasına karşın, Renault, Ford Otosan, Türk Traktör’de direniş devam ediyorsa, bir dizi fabrika Renault’ya bakarak kaynamaya devam ediyorsa, bunun nedeni artık yalnızca üç beş kuruş fazla ücret de değil, sınıfa karşı sınıf iradesini ve onurunu kabul ettirmektir. Direniş bu saatten sonra, MESS’e karşı daha açık ve doğrudan sınıfsal ve siyasal bir karakter kazanmaya başlamıştır. İşçi sınıfı devrimcilerinin görevi de, direnişe halen ilk baştaki geri “meşruluk” kaygısından değil, bu meşruluğu daha sınıfsal, daha siyasal bir meşruluğa doğru genişletmektir.

İşçiler içindeki köklü muhafazakarlık, geri korku ve kaygılar, düzen için “meşruluk” kaygısı bir çırpıda ortadan kalkmaz. İşçiler adına konuşarak, ellerine bir takım bildiriler tutuştarak da işçiler siyasallaşmış olmaz. Ancak bunlarla yüzleşmeden, ve işçilerin yüzleşmesini sağlamadan da gerçekleşemez. İşçiler ancak kendi sorunlarını kendi ellerine almaya başladıkları zaman, kendi yaşamlarının öznesi olmaya başladıkları zaman gerçek sınıf bilinci anlamında dönüşmeye başlarlar. İşyerleri temelinde mücadeleler, hele ki işçilerin aşağıdan inisiyatif ve örgütlenmelerini de içeriyorsa, bunun güçlü zeminini oluşturur. İşçiler işten atılmayı, polis saldırısını da göze almışlarsa, zaten ortaya çıkan “zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok” durumudur. İşçi sınıfı devrimcilerin görevi, dini ve milliyetçi, ataerkil muhafazakarlığın da bu zincirlere dahil olduğunu göstermek, işçilerin bunların da üstüne çıkmasını sağlamaktır. Bunlar yokmuş gibi davranmak, “aman sınıfımızın önyargılarına, geri hassasiyetlerine dokunmayalım” tutumu, geri, kendiliğindenci bir tutumun ifadesidir.

Zor mu? Kolay olsaydı, zaten kapitalizmi çoktan yıkmış, ezilen cins, ulus, din vd sorunlarla birlikte ücretli köleliği de müzeye kaldırmış olurduk. Gezi’yi en çok alkışlayan Gezi şampiyonları, onun tarihsel anlam ve dinamiklerini en az anlayanlardı. Onun neoliberal burjuva demokrasisine ilk büyük aşağıdan kitle müdahalesi olduğunu anlamadıkları gibi, şimdi de Gezi’nin tüm o tarihsel birikimini o neoliberal demokrasiye meze yapmaya çalışıyorlar. Otomotiv-metal işçilerinin fiili kitle grev ve direnişini de en çok alkışlayanlar, onun tarihsel önemini ve dinamiklerini en az anlayanlar. Onun fiili, aşağıdan işçi demokrasisi mücadelesinin bir belirimi olduğunu, dinamiklerini içerdiğini anlamadıkları gibi, halen ilk baştaki geri düzen içi “meşruluk” kaygısıyla hitap ediyorlar. Metal işçisinin, özellikle de en ağır baskılar altında halen fiili direnişlerini devam ettirenlerin, o eski metal işçisi olmadığını bile görmüyorlar.

Biz ise ufkumuzu geniş tutalım. Olanı olması gereken diye alkışmakla yetinmeyelim. Her somut durumu, içindeki uzlaşmaz çelişkilerin tarihsel gelişim yönünden değerlendirelim. Eksiklik ve zayıflıklarının da üstüne çıkılmasını ancak böyle sağlayabiliriz. “Çünkü diyalektik, tarihsel olarak gelişmiş olan her toplumsal biçimi akışan bir hareket içinde görür ve bu yüzden, onun geçici niteliğini, onun anlık varlığından daha az olmamak üzere hesaba katar; hiç bir şeyin zorla kabul ettirilmesine izin vermez, özünde eleştirici ve devrimcidir.” (Marx, Kapital’e önsöz)

Bizzat işçi sınıfının içinde derin köklere sahip muhafazakarlığa karşı da, ne uzlaşarak, çevresinden dolaşmaya çalışarak, susarak geçiştirebiliriz, ne de soyut ajitasyon ve propaganda ile mücadele edebiliriz

 “Ağır kapitalist emekle ezilen ve kapitalizmin yıkıcı gizli güçlerinin insafına bırakılmış yığınlar bu din köküne, bütün biçimleriyle sermaye egemenliğine karşı birleşik, örgütlü, planlı ve bilinçli bir yolla savaşmayı kendileri öğreninceye dek, hiçbir eğitsel kitap o yığınların zihninden dini söküp atamaz.” (Lenin, İşçi Sınıfı Partisinin Din Karşısındaki Tutumu)

Lenin’in sözleri “din” kelimesinin yerine muhafazakarlığın tüm bileşenleri (din, mezhep, milliyetçilik, ataerkillik vb) konularak okunabilir. Ama daha önemli olan, Lenin’in işçi sınıfının her türlü toplumsal-siyasal-kültürel gericiliğe karşı mücadelenin de işçi sınıfının öz mücadelesi olmasına yaptığı vurgudur. Çok önemlidir, çünkü muhafazakarlığa en çok sarılmak zorunda bırakılan sınıfın, onunla en uzlaşmaz ve gerçekten sonuna kadar mücadele edebilecek tek sınıf olduğunu da ortaya koyuyor. Hele ki, muhafazakarlığın her türlüsünün siyasal gericilik olmanın ötesinde, tümüyle neoliberal sermaye ve neoliberal demokrasi temelinden üretildiği ve ayrılmaz bileşeni haline geldiği, bizzat sermayeleştiği günümüzde!!

2 comments

  1. güzel. önümüz ayrımlaşma açılıyor…
    iki naçizane önerim olacak.
    birincisi: ben mi yazıda gözden kaçırdım yoksa siz mi yazarken atladınız emin değilim ama, hedefe çaktığınız tüm bu kesimin (sendikalardan küçük burjuva sosyalistlerine dek) sınıf temeli olarak, artık küçük burjuvayı değil de doğrudan KOBİ patronluğunu, sermayesini koysak, çok daha net olacağını sanıyorum.
    ikincisi: sınıfımızın önünü açan otomotivdeki sınıf kardeşlerimizin eyleminin önünü açmada en ileri olan MİB’in dahi sınıfa karşı sınıf eksenini koymaktan imtina ettiğini söylüyorsunuz ki, haklısınız. Ancak, işin trajikomik tarafı şu ki, Birleşik Metal Sendikası’nın sitesinde “sınıf”, “sermaye” kavramlarından, ilişkilerinden geçilmiyor!

  2. Selamlar öncelikle yazınız güzel ancak anlamakta çekilen güçlüğü bir bilseniz. Kavramlar, iniş çıkışlar, işçi sınıfı bu kadar soyut eleştirinizi nasıl anlayacak ve anlamlandıracak merak ediyorum. Ayrıca HDP’yi neden sınıf ekseninden yada sınıf dışılığından değil de din ve gericilik ekseninden bu yazıya eklemlendirdiniz anlamış değilim. Doğru yerden yakalayıp yanlış yerden sonuca bağlamak bu olsa gerek. MİB evet işçilerin geri bilinciyle uzlaşıyor ama siz direk gözüne din ve muhafazakarlık denklemini sokarak mi ileri geçireceksiniz. Ya da “kahrolsun ücretli kölelik” sloganını atınca mı ileri çıkacaklar. Bence bu tarz değerlendirmeler süreç sonunda yapılmalı MİB bu tutumunu tehşir edince işçiler ilerimi çıkacak unutmayın ki metal işçiside sitenizi okuyor gibi davranmak zorundasınız. Yoksa siz teorinizi işçi sınıfından kopuk, yalıtık odalarda yapmaya mahkum olurunuz sevgilerle

    Yeni çağın yeni tip işçisi.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*