Home » GÜNDEM » Maradona ve Hasan Ali Toptaş vakaları üzerine

Maradona ve Hasan Ali Toptaş vakaları üzerine

Pek popüler post modern piyasa edebiyatçısı Hasan Ali Toptaş’ın tacizciliği, taciz ettiği çok sayıda kadın tarafından ifşa edildi.

Toptaş, en son tüm genç çevirmenleri kötü çeviri yapmakla suçlayıp afaroz etmeye kalkıştığı bir tartışma başlatmıştı. Bu yaklaşımı, zaten son dönemlerde çeviri ücretleri düşürülen, bir çoğu yaptıkları çevirilerin paralarını bile alamayan veya geç ve eksik alabilen çevirmenler arasında tepkiye yol açtı. Bu tartışma sırasında, ismini tam açıklamayan bir kadın çevirmen ve yazar, Toptaş’ın daha önce kendisine yapmış olduğu bir tacizi biraz titrek biçimde ifşa etti. Toptaş’a karşı tacizcilik ifşası, Toptaş hayranları tarafından bastırılmaya çalışılsa da, içlerinde tanınmış kadın yazarların da olduğu çok sayıda kadının daha Toptaş’ın daha önce kendilerine dönük cinsel saldırı ve tacizlerini ifşa etmeye başlamasıyla, yani kadın dayanışmasıyla, dengeler değişti. Toptaş, ” eskiden” yapmış olduğu tacizleri “bilinçsizlik” diye tanımlayıp kabullenerek, yarım ağızlı bir özür diledi.

Toptaş’ın “suçundan büyük özrü” de tabii yeni tepkilere yol açtı. Çünkü bu tür bir “özrün” kabullenilmesi, daha önce kadınlara şiddet, taciz, tecavüz suçu işlemiş olan erkeklerin “ben o zaman bir ‘erkek fail’ olarak kadın sorununda bilinçsizdim” deyip rezilliğin üstüne yatmasını meşrulaştırır.

Yeni taciz ve tecavüzleri de “bilinçsizlik” veya “cahillik” ile aklanabilir hale getirir. Tıpkı Maradona’nın ölümünden sonra kadınlara karşı işlediği ağır suçların hayranları tarafından, onun “avamdan geliyor olmasıyla” mazur gösterilmeye çalışılması gibi. Oysa Maradonna nereden geliyor olursa olsun bir dolar milyarderiydi ve futboldaki kişisel yeteneği ne olursa olsun yükselişinin arkasında çok sayıda kadın enkazı vardı (taciz ettiği, ağır şiddet uyguladığı, toplam altı çocucuğu ile yoksulluk içinde bıraktığı kadınlar…)

Toptaş vakasının önemli içerimleri var.

Birincisi, edebiyat piyasasının el üstünde tuttuğu ve şan-şöhret-karier sahibi Toptaş gibi bir “marka”nın alnına tacizci damgasının basılıp teşhir edilmesi, gayet yerinde ve haklı biçimde tenzili rütbeye uğratılması, kadın dayanışmasının, kadın hareketinin bir kazanımıdır.

Ancak daha önemlisi şudur: Dünyada kadın hareketinin daha güçlü ve yüksek olduğu bir dizi ülkeden sonra, Türkiye’de de kapitalist ataerkinin bir “gizli norm”unun, bir “gizli kural”ının deşifre edilmesi ve sarsılmaya başlamış olmasıdır.

Herkesin bildiği, bilmeyen kadınların da ne yazık ki yaşayarak öğrendiği bu “gizli kural” şudur: Bilim, akademi, sanat, kültür, spor, ekonomi, politika… velhasıl bilcümle kilit ve popüler yaşam ve faaiyet alanında, bir kadının bireysel yetenekleriyle yükselebilmesi, o alandaki güç, otorite, şan, şöhret sahibi olarak köşe başlarını tutmuş erkeklerin tacizlerini sineye çekmesi ile koşulludur!

Toptaş vakası, bir kişinin gayet haklı olarak tenzil-i rütbeye uğratılmasının ötesinde, asıl bu “gizli ataerki anayasası”nın deşifre edilmesi, sarsılması ve geriletilmesi ölçüsünde gerçek ilerici anlamını kazanır.

İkincisi, işçi sınıfı ve ezilenlere karşı işlenmiş hiç bir suç, “geçmişte kalmış” veya “bunlar o zaman normal kabul ediliyordu” ya da “farkında değildik” filan diye aklanamaz, normalize edilemez. Gün olur, devran döner, güç dengeleri değişir ve hepsinin tek tek hesabı sorulur. Sorulmalıdır, çünkü geçmişin hesabı sorulmadan, geçmişle yüzleşilmeden yeni ve daha gelişkin bir gelecek kurulamaz.

Dünya çapında yükselen kadın hareketleri de, kadın-erkek arasındaki köhnemiş cinsiyetçi işbölümüne, özel mülk edinmeci üretim, yeniden üretim ve egemenlik ilişkilerine dayalı güç dengelerini sarsıyor ve aşındırıyor. Tarihi kendi nokta-i nazarlarından yeniden yazmak, sömürülenlerin ve ezilenlerin geleceği yeniden kurma mücadelesinin ayrılmaz bileşenidir. Tarihi yeniden yazmak, yeniden kurmanın ayrılmaz bileşenidir. Mevcut sınıfsal-toplumsal-cinsel-ulusal güç ilişkilerinin yalnızca yazılı kural ve yasalarını değil, yazılı olmayan (herkesin bildiği ama bilmezden geldiği, ya da travmatik biçimde yaşayarak öğrenmek zorunda bırakıldığı) kural ve yasalarını da açığa çıkarmak, teşhir etmek ve kaldırmak da bunun ayrılmaz bir parçasıdır.

Şu veya bu alanda konum sahibi erkeğin, geçmişte kadınlara karşı işlediği suçların ifşa edilerek konumundan devrilmesi, salt geçmişe ilişkin bir şey değildir. “Gizli yasa”nın nasılsa kol kırılır yen içinde kalır hesabıyla uygulayıcısı olmaya niyet eden başka konum sahibi erkeklerin, bugün değilse en azından yarın deşifre olacağı ve konumunu kaybedeceği korkusu ve basıncını hissetmesini sağlar.

Evet, erkekler bu toplumsallaşmış kadın baskısını hissetmeliler, şiddet uygulamaya, taciz etmeye kalkıştıkları hiç bir kadının yalnız olmadığını, kadınlara karşı her suçlarının burunlarından fitil fitil getirileceğini bilmeliler. Çünkü erkek ayrıcalıkçılığı ve ezenciliğini “yukarıdan” denetleyen ve kısıtlayan hiçbir mekanizma yok. Kapitalist ataerkil devlet, tam tersine, erkeklerin her alanda kadınları ezmesi ve kısıtlamasını teşvik ediyor, ödüllendiriyor, erkeklerin kadınlara karşı işlediği her suçta erkekleri koruyor ve kolluyor. Ve yine çünkü, bu bir dilek, vicdan, iyi niyet, ahlak sorunu da değil. Bu köhnemiş, sürdürülemez hale gelmiş ve yine güçle değiştirilmesi gereken bir güç ilişkisi sorunu.

Üçüncüsü. Bununla birlikte #MeToo Hareketinin içine hapsedilmiş olduğu sosyal liberal sınırların da farkına varmak ve aşmak önemlidir.

#MeToo Hareketi, bilindiği gibi, genellikle ünlü, veya belli alanlarda belli konumlara gelmiş kadınların, gençliklerinde veya yükseliş süreçlerinde, o alanlarda güç ve popülariteye sahip erkekler tarafından yaşamış oldukları tacizleri ifşa etmesine dayanıyor. Bir dizi alanda şan, şöhret ve otoriteye sahip tacizci erkeklerin bu popülarite ve konumlarından almak, kadınların kendilerine karşı suç işlemiş erkekleri “görevlerinden alma hakkı”nı tesis etmek, taciz ve tecavüzün kadının görünüşte karşı çıkışı olmasa da taciz ve tecavüz olduğunu belirlemek gibi önemli kazanımlar elde etti.

Ancak diğer taraftan, kadın hareketini sosyal medyaya hapsetti. İşçi kadınlar, yoksul kadınlar, ezilen ırk ve ulustan kadınlar, göçmen kadınlar sanki ataerkinin baskı, şiddet, taciz, aşağılama ve engellerini sanki on kat daha ağır yaşamıyorlarmış gibi, taciz sorunu yalnızca üst ve orta sınıflarda, hatta yalnızca ünlü kadınlar ile ünlü erkekler arasında yaşanıyormuş gibi izlenim yarattı. Örneğin Amerika’da #MeToo, yönetici ve şeflerin tacizlerine karşı grev yapan McDonald’s ve Google kadın işçilerinin grevlerine sahip çıkmadı.

Nitekim Türkiye’deki Toptaş vakasında da, bir kadının ilk titrek ifşa çıkışının bastırılma çabalarına karşı, tanınmış bir kadın yazar olan Pelin Buzluk, kendisinin de bu adam tarafından taciz edilmiş olduğunu ifşa ederek destek vermesiydi, muhtemelen, konu kapatılmaya çalışılacaktı.

#MeToo da böyle: Taciz vakasındakiler iki ünlü/elit erkek ve kadınsa, haftalarca, aylarca flaş gündem olur. Tacizci erkek ünlü/elit, taciz ettiği kadın tanınmamış biri, örneğin bir işçi kadınsa, olayın gündem olmasıyla sönümlenmesi ve unutulması bir olur. Tacizci erkek ve taciz edilen kadının her ikisi de tanınmamışlarsa, taciz gündem olmaz.

O zaman sorun şuna indirgenmiş oluyor: Kadınların bulundukları alanlarda (bilim, akademi, sanat, sendika, vd) köşe başlarını tutmuş erkeklerin taciz ve engellemelerine tabi olmadan bireysel yetenekleriyle yükselebilme hakkı. Bir adım daha atarsak: Kadınların, erkeklerin taciz ve engellerine tabi olmadan sistem için yükselebilme hakkı.

Peki, bırakalım sistem içinde yükselmeyi, üç kuruşluk geçim ücretini koruyabilmek için bile her gün işyerlerinde erkek patronların, şeflerin vb tacizlerine katlanmak zorunda kalan işçi kadınlar ne olacak? İşyerlerinde işçi kadınların hergün yaşadıkları tacizleri hangi ünlü/elit kadın gündemleştiriyor ve bunlar açığa çıktığında, sözkonusu kapitalist şirketi, patronları, erkek yöneticilerini vb teşhir edip kadın işçilere destek ve dayanışma gösteriyor?

Kadın işçilerin işyerlerinde yaşadıkları tacizleri bireysel olarak ifşa edebilmeleri, yalnız bilinen korku ve baskılar nedeniyle (işten atılmak, fahişe diye damgalanmak, vd) değil, aynı zamanda -orta sınıf kadınların aksine- sistem içinde yükselme beklentileri ve olanakları olmadığı için de daha zordur. Bu yüzden kadın işçiler, işyerindeki tacizlere karşı, kadın olduğu kadar işçi olarak, sınıf olarak kolektif mücadele içinde olmak zorundadırlar.

Kadın işçilerin, bireysel yetenekleriyle sistem içinde yükselme olanak ve beklentisi olmaması; sosyal liberal orta sınıf kadın hareketinin sınırlarını da aşma dinamiklerini sunar. Bireysel yetenekleriyle bu sistem içinde yükselme, orta ve üst kademelere gelme hakkı için değil; bir bütün olarak ataerki ve sermaye egemenliğiyle bu sisteme karşı bağımsız kolektif mücadele ve onu yıkma hakkı!

Not: #MeToo Hareketi için eleştirel bir analiz için bkz. https://devrimciproletarya1.net/wp-content/uploads/2020/10/amerika-da-sinif-savasimleri.pdf

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*