Home » GENÇLİK » Kimse Boğaziçi’nin mücadele geleneği ve kazanımlarını sınamaya kalkmasın: Boğaziçi’nin mücadele tarihi

Kimse Boğaziçi’nin mücadele geleneği ve kazanımlarını sınamaya kalkmasın: Boğaziçi’nin mücadele tarihi

Boğaziçi’deki demokratik ve sosyal kazanımlar kendiliğinden gerçekleşmedi, yukarıdan lütfedilmedi. Boğaziçi’nin bir kamu üniversitesi olarak doğumundan 12 Eylül dönemine, rektörlük ve Starbucks işgallerine, Gezi forumlarına kadar mücadeleyle kazanıldı.

Boğaziçi Üniversitesi’nin tarihsel kökeni Robert Kolejdir. Robert Kolej de 1968 döneminde devrimcileşen gençlik hareketinin dışında kalmadı. Öğrencilerin okulun ulusallaştırılması ve kamulaştırılması talebiyle yaptığı, yıllar süren kitlesel eylemler, boykotlar ve mücadeleler, Robert Kolej’in 1971’de Boğaziçi Üniversitesi adıyla, İngilizce eğitim veren bir kamu üniversitesine dönüştürülmesiyle sonuçlandı. Boğaziçi Üniversitesi, daha doğumu itibarıyla, ilginç bir sentez olarak hem Amerika, Britanya, Avrupa üniversite kültürünün etkilerini, hem de 1968 devrimci gençlik hareketinin anti-ABD, anti-emperyalist, anti-faşist devrimci demokratik mücadelelerinin etkilerini taşır.

Yine pek bilinmez, Boğaziçi Üniversitesi’nin İstanbul’un ilk yoksul gecekondu mahallelerinden Hisarüstü Mahallesi ile iç içe olması, öğrenci evlerinin burada bulunması, üniversitenin mahallenin neredeyse tek gelir ve istihdam kaynağı olması, 1970’lerden itibaren üniversite öğrencileri ve mahalle emekçi halkının mücadelelerinin iç içe gerçekleşmesi, ikisinin kaderini adeta birleştirmiştir. Öğrenciler mahalleyi örgütler, güney kampusta yaptıkları etkinliklere mahalle halkını da davet eder, mahallenin yoksul çocuklarına parasız ders verir…

1976’da tüm Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri, hazırlık sınıfında dayatılan yüksek not ortalamasını tutturamayan hazırlık sınıfı öğrencilerinin okuldan atılmasına karşı 39 gün süren boykot yaptılar. Boğaziçi’de öğretim İngilizce olduğu için, okula girişte İngilizce sınavı yapılır, Boğaziçi’ni kazandığı halde İngilizce bilmeyen öğrenciler yoğunlaştırılmış İngilizce eğitiminin verildiği hazırlık sınıfında okur. Hazırlık sınıfı sonunda yine İngilizce sınavından geçemeyenler okuldan atılıyordu. Boykot sonucunda, atılan öğrenciler geri aldırıldı, İngilizce hazırlık sınıfı ve sınavında dayatılan çok yüksek not ortalaması düşürüldü.

12 Eylül askeri-faşist darbesi ve diktatörlüğü döneminde, üniversiteye rektörün okul dışından MGK tarafından atanmasına, öğretim üyelerine kılık kıyafet ve sakal kesme yönetmeliklere karşı başlayan ve yıllar süren mücadele, 12 Eylül karanlığının yırtılmaya başlandığı 1987-91 öğrenci ve kamu emekçisi hareketleriyle bütünleşti, rektörün öğretim üyeleri tarafından seçilmesi kazanımıyla sonuçlandı. Boğaziçi’nin bu önemli mücadele kazanımı, 1992’de tüm kamu üniversitelerde rektörlerin seçimle gelmesi düzenlemesinin yapılmasının öncülü ve öncüsü oldu.

1980’lerin sonlarında ilk devrimci öğrencileri derneklerinden biri Boğaziçi’de kuruldu, 12 Eylül sonrasında okulda yapılan ilk eylemlere, boykotlara imza attı, öğrencilerin yönetime katılımı istemini yükseltti. Üniversite idaresi, derneğin etkisini kırabilmek için, kendi kontrolünde Öğrenci Temsilcileri Konseyi (ÖTK) gibi kurum icat etmek zorunda kaldı, ancak buna katılımı üst sınıflar ve yüksek not ortalaması ile sınırladı. 1991’den itibaren polisin öğrenci hareketini bastırmak için İstanbul Üniversitesinden başlayarak bir çok üniversiteyi işgal etmesi, ama Boğaziçi Üniversitesine girememesi nedeniyle, Boğaziçi o dönemki devrimci öğrenci hareketinin merkezi haline geldi. O dönemki Öğrenci Federasyonunun kongre, kurultay ve toplantıları, diğer üniversitelerden yüzlerce delege öğrencinin katılımıyla Boğaziçi Konferans salonunda yapıldı.

1990 yılında Doçent Bahriye Üçok’un gerici-faşistler tarafından katledilmesine karşı, Boğaziçi’de 139 akademisyen ortak bildiri yayınlayarak, ve öğrencilerin de tam desteğiyle “özgür düşünce ve laiklik” eylemleri başlattı. Bu öğretim üyesi ve öğrenci eylemleri, Boğaziçi Üniversitesi’nde dinciliğe ve faşizme karşı geleneksel hale gelen bir kırmızı çizgi çizilmesini sağladı. Öğretim üyeleri ve öğrencilerin bu kırmızı çizgisi, 2000’li yıllarda bile, tarikatçıların ve faşistlerin okulda varolsalar bile açık hareket edebilmelerinin, güçlenip kadrolaşmalarının önünü keser ve onları tecrit eder. Boğaziçi bu yüzden dincilerin, tarikatçıların ve faşistlerin halen yaygın ve güçlü bir zemin bulamadığı nadir üniversitelerden biridir.

1992 yılında, 10’u Boğaziçi’nden geri kalanı diğer üniversitelerden 27’i üniversite öğrencisi, Zonguldak Kozlu’daki madenci katliamını protesto etmek için, 3 gün boyunca Boğaziçi rektörlük binasını “Genç Komünarlar” pankartıyla ve içerden barikatlar kurarak işgal etti. İşgal, okula polis helikopterlerinin inmesi, özel harekat timlerinin girmesi, öğrencilerin gözaltına alınıp tutuklanmasıyla bitti. Ancak devrimci öğrenci hareketi ile işçi sınıfı arasında (işçi sınıfının Bahar Eylemleri dalgasının da yaşandığı bir dönemde) tarihsel köprüyü canlandıran bir iz bıraktı.

1993 yılı 25 Mayıs günü, Boğaziçi Üniversitesi kadın öğrencileri, diğer üniversitelerden kadın öğrencilerinin de katılımıyla, kadına ve çocuklara şiddet, taciz ve tecavüze karşı Beyoğlu İstiklal Caddesinde kitlesel bir yürüyüş düzenledi. Boğaziçi, genç kadın hareketinin örgütlendiği ve okul dışında kadın eylemleri organize edecek kadar güçlendiği, ilk üniversitelerden biridir.

1990’lar ve 2000’li yıllarda, üniversitede öğrenci kulüpleri ve topluluklarının genişletilmesi, idare tarafından tanınması ve kulüp temsilcilerinin katılımıyla bir iç hukukun oluşturulması için mücadelelerle, Öğrenci Faaliyetleri Koordinasyonu ve Kulüpler arası Kurul gibi mekanizmaların oluşturulması, öğretim üyelerinin kulüplere desteği ve idarenin de kulüpler tarafından kullanılabilecek bir fon oluşturulması sağlandı.

2011 yılında, güney kampusta Starbucks kafe şubesinin açılması üzerine, aylar süren protesto eylemlerinden sonra, Starbucks şubesi yüzlerce öğrenci tarafından aylar sürecek biçimde işgal edildi. Gezi öncesi ilk işgal ve forum hareketlerinden biri, Boğaziçi içindeki Starbucks’ta yaşandı. İşgal sonrasında da Starbucks boykotu, öğrenci ve öğretim üyelerinin tama yakın katılımıyla yıllar boyunca devam etti, eylemler devam etti, emperyalist sermaye ve özelleştirmeci olarak kodlanan Starbucks şubesi kapanmak ve öğrencilerin fiilen kazandıkları hakla, yeri öğrenci kütüphanesi ve etkinlik mekanı olarak idare tarafından öğrencilere devredilmek zorunda kalındı.

Boğaziçi’de Starbucks karşıtı hareket, bir çok başka demokratik ve sosyal kazanımı da getirdi. Yemekhane fiyatlarının indirilmesini, öğrenci belgesi ve transkript paralarının kaldırılması sağlandı. Aslında dönemin Tahrir, Sintagma, Porto de Sole, Occupy Wall Street gibi hareketlerinden esinlenen ve bir parçası olan Starbucks’ı boykot ve işgal hareketinin istemi Starbucks’ın kapatılması ile sınırlı değildi. AKP Hükümetinin fişteklediği mevcut rektörlük idaresinin Boğaziçi’de öğrenci ve öğretim üyelerinin tarihsel mücadele kazanımı ve haklarını (öğretim üyelerinin mesleki inisiyatif ve katılımı, öğrencilerin kulüp faaliyetleri vd) kısıtlamaya dönük girişimlerine karşı bir direnişti. Starbucks işgali sırasında öğretim üyeleri de bu mekanda “akademik forum”lar yaptılar, öğrencilere açık katılımlı “özgür dersler” verdiler, fiili “özgür üniversite” çalışmaları yaptılar.

Starbucks’ı işgal ve boykot hareketi, yalnızca Starbucks’a karşı değil mevcut rektörlüğün tepeden inme ve aşırı denetimci yönetim anlayışına karşı bir direnişe dönüştü. Öğrencilerin, araştırma görevlilerinin, öğretim üyelerinin, mezunların, işçilerin biraraya gelmesi, sayısız birleşik eylem yapması, birbirinin taleplerini desteklemesi, ve kaynaşmasını sağladı. Önce öğretim üyeleri ve öğrencilerin görüşme talebini reddeden, sonra “temsilcilerinizi gönderin” diyen rektör efendi, sonunda yüzlerce öğrenci, araştırma görevlisi, öğretim görevlisi ve işçi ile açık toplantı yapmayı kabul etmek, Starbucks’ın kapatılmasını kabul etmek, öğrenci ve öğretim üyelerinin bazı taleplerini kabul etmek zorunda kaldı. Boğaziçi’de bugün varolan, öğrenci, öğretim üyesi, araştırma görevlisi, mezunlar, işçiler kaynaşması ve görece katılımcı ve yarı-özerk denilebilecek ders, araştırma ve öğrenci faaliyetleri sistemi ve buna ilişkin iç hukuk ve mekanizmalar, asıl olarak bu yıllar süren işgal, forum, eylem hareketinin kazanımlarıdır.

Boğaziçi öncesiyle birlikte Gezi sırasında Starbucks’ı işgal deneyiminin üzerinde yükselen, binlerce öğrencinin katılımıyla yapılan Gezi Forumları, 2016’da ise bir grup sosyalist öğrencinin yaptığı Afrin işgaline karşı etkinlik ve standla AKP-MHP-Erdoğan’ın daha açık bir hedefi haline geldi. Ancak Erdoğan’ın 2016’da okul içinden (ama rektör adayı bile olmayan ve öğretim üyelerinin seçimine bile giremeyen) atadığı rektör de, direnişle karşılandı. Direniş atanan rektörü indirmeyi başaramasa da, en azından tarihsel mücadele kazanımlarına dokundurtmamayı başardı. Rektör, Boğaziçi’nin iç hukukuna tabi olmak zorunda kaldığından, faşist iktidarın kendisinden istediği aşırı bürokratik, gerici, kapitalize edici saldırılara pek cüret edemedi. Yasaklanan mezuniyet gösteri ve etkinlikleri ise, fiilen yapıldı.

Boğaziçi’ne dair dinci, ataerkil, şovenist, faşist hedef göstermeler, AKP medyasında 2013-2016 döneminden itibaren zaten giderek yoğunlaşmaya başlamıştı. Rektörden çok bir kapitalist işletmeci, gerici, kayyum-CEO olan Melih Bulu ile yeni bir süreç başladı. Şimdi burjuva-faşist iktidar, Boğaziçi’ne karşı “kimse devletin gücünü sınamaya kalkmasın” diye atıp tutuyor, direnişi zorbalıkla bastırmaya çalışıyor. Ama tersi doğrudur: Kimse Boğaziçi’nin tarihsel direniş ve mücadele geleneği, birikimi ve kazanımlarını sınamaya kalkmasın. Üniversitede az çok demokratik, sosyal, katılımcı, özerk olan her türlü kurum, organ, işleyiş ve iç hukuk, yılların ve onyılların tarihsel mücadele kazanımı olduğundan, rektörlük idaresinin seçimle belirlenmesi talebi başta olmak üzere, bu mücadele kazanım ve geleneklerini Boğaziçi bileşenlerinin savunma ve özsavunma hareketi de bu kadar birleşik ve güçlüdür.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*