Anasayfa » GÜNDEM » Hapishane’den Korona Notları-8

Hapishane’den Korona Notları-8

Ercan Akpınar’ın Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi’nden gönderdiği Korona Notları yazılarını okurlarımızla paylaşmaya devam ediyoruz.

Görsel: Ali Filizler

10 Ağustos 2020, Pazartesi

Kum Saati Çalışıyor…

  1. Siyasi iktidar ekonomik ve siyasal krizlerin iç içe  geçmiş ve yumaklaşmış halini çözme becerisini gösteremiyor. İçerde ve dışarda karmaşıklaşıp derinleşen tüm kriz parametreleri politika değişiklikleriyle de olsa çözüm şansından hızla uzaklaşıyor. Herhangi bir tutamak noktası dahi kalmamış kriz konularının hepsi birbirlerinin çözüm politika ve taktiklerini de nötralize eder hale geldiğinden herhangi bir konuya yönelim diğer alanlardaki ateşi yükseltip tüm ekonomik-siyasal düzeyi el yakar hale getiriyor. O, bilmediği bir halaya, üstelik yanlış ayakla başlayan birini anımsatıyor. Değişen koşullarda ve oyunda eski tarzını sürdürerek yer kapmaya çalışıyor ama öyle görünüyor ki, bu uyumsuz ve denge bozan aktör şu ya da bu şekilde halaydan atılacak.
  2. 2008 küresel krizinin Türkiye’ye etkilerini milat olarak alırsak eğer 10 yılı aşkındır süren bu krizler döngüsü, 2014-15’lerden sonra tam bir rejim-yönetememe krizine evrilerek krizleri sistemin ‘olağan’ bir parçası haline getirmiştir. Tekelci burjuvazi siyasal rejimi neoliberalizmin mali oligarşik merkezileşme düzeyini arttırarak krizleri aşma girişimleri de (işçi sınıflarına karşı güçlü burjuva devlet olarak zor araçlarını ve tehditlerini sıkı tedbirlerle, popülizme düşmeden uygulamak için elbette) ateşe benzin dökmenin ötesinde bir sonuç yaratmadı. 2018’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CHS)  adıyla geçilen başkanlık sistemi de kriz süreçlerini daha da derinleştirmiş, Saray’a sıkışmış mali-oligarşik çekirdeğin izlediği politikalar ekonomik ve siyasal krizleri AKP iktidarının en dip noktasına kadar taşımıştır.
  3. Türkiye kapitalizminin yapısal gelişim özellikleri nedeniyle emperyalist fonlara duyduğu yaşamsal ihtiyaç onun bağımlılığının temel taşlarından biriydi. Küresel kapitalist dünya ekonomisinin ve mali oligarşinin yaşadığı global krizin etkileri küresel sermayenin dolaşımındaki tercihleri değiştirip, emperyalist ülke Merkez Bankaları’nın para politikalarında yaptığı yeni düzenlemeler, para sermayenin mecralarını değiştirince Türkiye gibi orta ileri gelişmişlikteki (burjuvazi “gelişmekte olan ülke” diyor) kapitalist ekonomiler teklemeye başladı. Aşırı borçlanmanın çevirimi için her defasında (artan faiz ödemeleri ve genişletilmiş yeniden üretime geçilememesi nedeniyle) daha fazla dış borca duyulan ihtiyaç kapitalist ekonominin ısınmasını da arttırdı. Dış sermaye akışının durmasının yanında, kimi ekonomik gerekçeler (kar marjlarının düşmesi riski gibi) yanında jeopolitik riskler nedeniyle de Türkiye’den emperyalist fon çıkışları artmış, ekonomik kriz atakları böylece sürekli bir hale gelmiştir. Küresel ekonomideki durgunluğun Pandemi sürecinde gerilemeye dönüşmesi Türkiye kapitalist ekonomisinin ihracatını geriletmiş, ithal ikameci örgütlenme biçimi krize girmiş ve tüm bunlarda aşırı üretim krizi olarak (sadece meta üretimi boyutuyla da değil, aşırı borçlanma, aşırı finansallaşma eğilimi de bu sürecin temel parametresi olmuştur.) dışa vurmuş ve bunun da ilk eldeki sonuçları Türk lirasının değer kaybının artması, döviz kurlarının yükselmesiyle kendini ortaya koymuştur. Son 7-8 yılda yüzde yüzelli civarında değer kaybetmiş Türk lirası işçi sınıfı, kent ve kır yoksullarının geçim koşullarını da geriletmiş, krizin sonuçları olduğu gibi emekçi sınıflara yıkılmıştır. Bu süreç Sonbaharla birlikte daha da derinleşecek, yüksek enflasyon, artan işsizlik, cari açık ve ödemeler dengesinin bozulması ile toplumsallaşacak, işçi sınıflarının yaşamına etkisi çok daha görünür ve yıkıcı olacaktır.
  4. Tüketim ekonomisine odaklı, büyük oranda dış sermaye ile dönen, bu nedenle emperyalist kapitalistlere göbekten bağımlı olan Türkiye kapitalizmi, küresel-bölgesel rejim ve hegemonya krizlerinin çarpan etkimeleri karşısında yalnızlaştıkça toparlanma için duyduğu acil desteklere de ulaşamamakta, bu da onun krizinin sarmal bir şekilde, ağır çekimde gün gün daha da derinleşmesini getirmektedir. Artık süreç olarak yaşanan kriz kendi içinde sıçramalar da göstermektedir. Son döviz kuru atakları da bu sıçramalardan sadece biridir. Bünyesi zayıflayan, bağışıklık düzeyi gerilemiş, antikor üretme becerisi kalmamış bir hastanın yoğun bakıma alınmadan önceki hallerini hatırlatmakta, iç organları tahrip olmuş, kalp-damar sağlığı bozulmuş bir hastanın yaşadığı krizleri akla getirmektedir. Artık ömrünü tamamlasa da, tarihselliğine boyun eğmeyen bu vücut ne yapsa artık ayağa kalkamayacak. Burası net! İlaçlarla bir müddet daha direnmesi sağlanacak, iyileşeceği, eskisi gibi hareket edebileceği morali verilecek ama bilinecek ki artık iyileşmesi, eski haline dönmesi mümkün olmayacaktır. Ne yapılsa faydasızdır. Ama can (iktidar!) çok tatlı. Vazgeçmiyor, vazgeçemiyor. Bu yüzden deneysel tedavi yöntemleri, geleneksel, anti-bilimsel hacı-hoca-üfürükçü tedavilerine kadar her yola başvuruyor. Gerçeklerle bağı koptukça inanç-felsefe dünyası da karmaşıklaşıyor. Halüsünasyonları gerçek, gerçekleri halüsünasyon sanıyor. Dengesizleşmiş, tutarsızlaşmış! Maddi yaşamın nesnelliğinden kopmuş olarak attığı her adım onu hem fiziksel (ekonomi), hem de moral-bilinç (siyasal düzey) olarak çökertiyor.
  5. Burjuva iktisatçılar bu durum karşısında “siyasal kriz çözülmeden, ekonomik kriz çözülmez” diyerek kendi sınıfsal perspektif ve ihtiyaçlarından gerçeğin bir yüzüne yaslanarak analizlerde bulunuyorlar. Emperyalist kapitalist sistemin yapısal kriz ve çelişkilerinden, neoliberalizmin küresel düzeyden krizlerin nedeni olduğundan bahsetmeden tüm faturayı iktidara kesmek tek yanlı bir bakıştır. AKP/Saray iktidarının olayları ele alış tarzını değiştirmeden ekonomik krize çözüm üretilemeyeceğini, hatta AKP’nin krizin nedeni olduğunu söylemektedirler. Bugünün “muhalif” kesimlerinde kalan tekelci sermayenin sözcülüğüne soyundukları için krizleri sistemden ayırıp, sermaye kesimleri arası rekabet nedeniyle hükümetin ekonomi politikalarına bağlıyorlar. Tek yanlı, gerçeğin salt bir yüzünü gösteren, işaret eden bu politik analiz işçi sınıfı ve emekçilerin çıkarlarının ifadesi değildir. AKP gidecek dertler bitecek diye bir dünya yoktur. Bu idealist bir bakış açısının türevidir. İnsanlar gibi, iktidarlar, partiler de nasıl yaşarlarsa öyle düşünürler. Onların niye öyle ya da böyle değil de, şöyle davrandığını ancak onların sınıf durumlarına, krizin bu sınıflara olan etkilerinin düzeyine, o sınıfsal kesimlerin ve sınıfsal durumun güç ve egemenlik mücadelesi içerisindeki ihtiyaçlarına bakarak anlayabiliriz. Tercihler yerini zorunluluklara bırakmaya başlamışsa eğer, hareket alanı çok daralmış, rakip iç ve dış güçlerin üzerindeki baskı ve markajı artmış demektir. AKP gibi herhangi siyasi bir parti olmanın ötesinde vasıflara sahip partiler bu zorunluluklar dünyasının dışına kolay kolay çıkamazlar. Onların varlığı iktidara bağlı olduğu için muhalefeti kabul etme gibi bir durumları olamaz. Yani her ne olursa olsun bütün enerjilerini iktidar ilişkilerini, güç ve egemenliklerini korumaya (verili hukuk karşısında çok sayıda kriminal olaya imza atmış olmaları da onları sıkı sıkıya iktidara sarılmaya zorlamaktadır) harcayacaklardır. Seçimlerini de sadece ve sadece buradaki acil zorunlu ihtiyaçları belirleyecektir. Sermaye sınıfının rekabet halinde olduğu muhalif odaklarının onu zorlamaya çalıştığı yapısal reformlar ve diğer anti kriz programlar ile iç-dış politik revizyon talepleri onun iktidar ilişkilerini besleyen değil, zora sokan sonuçlar doğuracaktır ancak. O nedenle ısrarla yanaşmamakta, temsil ettiği sermaye kesimlerinin inşaat odaklı üretim, kar-sermaye dolaşımına ağırlık vermektedir.
  6. Başka şans da yoktur. Sermayenin neoliberalizme dayalı ekonomik siyasi programını içerdeki siyasal güç ve egemenlik ilişkilerine destek verecek şekilde seçmece olarak ele almakta,  krize karşı neoliberal çözüm reçetelerini (yapısal reformlar, faiz arttırımları.. vd gibi) tam olarak, adlı adınca uygulamamakta, etrafından dolanmaya çalışmaktadır. Ülke ekonominiz emperyalizmle bağımlılık ilişkisi ve işbölümü içerisinde çok uzun zamandır neoliberalizme uygun bir şekilde yapılandırıldıysa eğer krize karşı bu “çözüm” araçlarından kaçamazsınız. Öyle ya da böyle buna mecbur edilirsiniz. Fakat bu kriz unutmamak gerekir ki kapitalizmin krizidir. Krizin sistemik yanını görmeden sadece dönemsel politik iktidara fatura edilmeye çalışılması burjuva klikler arası rekabetin sonucudur. İşçi sınıfı ve onun öncüsü komünistler anti kapitalist bir programla krizin gerçek nesnel nedenlerini gösterirken, siyasal iktidara karşı mücadelesini de bu zemin üzerinden devrimci şekilde yürütür. Salt AKP/Saray karşıtı mücadele reformizmden, Keynesyen taleplerden bir adım öte gidemez. Burjuva çözümlrin hepsi krizi işçi sınıfları üzerine yıkmakla maluldür. AKP faşizmine karşı tüm eleştiri ve suçlamalar doğrudur, biz de katılır, daha fazlasını da söyleriz ama unutmamak gerekir ki AKP’nin kendisi de 2001 krizinin ürünüdür! Bugün AKP gitse, yerine “güçlendirilmiş parlamenter sistem” savunusu yapanlar da gelse, geçici bir toparlanmanın ardından yeniden kriz kaçınılmazdır. Kapitalizmin yapısal özellikleri, tarihsel olarak sınırlarına gelip dayanmış olması onun krizlerinin temel gerekçeleridir.
  7. Kriz sistemiktir evet ama krizi yönetmekle, onun etkilerini hafifletmekle görevli olan politik iktidarında bu süreci neoliberalizmin kurallarına göre yönetmesi sermaye kesimleri tarafından istenir ve buna zorlanır. AKP’nin sorunu bu beklentileri karşılayacak politikaları hayata geçirememesidir. Onun için o kendisine önerilen “çözümler” yerine palyatif, ağrı kesici şeylere yöneliyor. Burjuva iktisat kurallarının gerekleri yerine sorunun etrafında dolanarak zaman kazanmaya çalışıyor. Sermaye sınıfının bir bütün çıkarları yerine temsil ettiği kesimlerin ekonomik-politik çıkarlarını en başa yazıyor. Tüm bu tercihler, Merkez Bankası’nın para ve enflasyon politikalarını da belirlediğinden kriz daha çok buralardan patlıyor. Artan döviz kurları enflasyon ve cari açığı büyütürken faizler üzerinde baskı yaratıyor. İstihdamı sağlayacak yatırım ortamını sağlamak için politika faizleri düşük tutulsa da, gerçek piyasa faizleri yükselmeye, döviz-borsa üzerindeki spekülasyon arayışında olanlara vurgun yapmak için cazip olanaklar sunuyor. Krizle birlikte daralan iç pazarları canlandırmak, emlak ve otomotiv piyasalarını hareketlendirmek için ucuz tüketici kredilerini piyasaya kamu bankaları aracılığıyla pompalamaları da ekonomide umdukları sonucu yaratmıyor. Dışardan kaynak, fon gelmedikçe iç pazardaki para dolaşımı krize reçete olamıyor, bilakis enflasyonu arttırarak faizleri de yükseltiyor; ayrıca piyasa faizlerinin çok gerisinde verilen tüketici kredileri kamu bankalarına muhtemelen altından kalkamayacakları düzeyde görev zararları yükledi. Bu açıkların kapatılması için gereken dış finansman da güven ve kredibilite eksikliği nedeniyle oldukça pahalıya patlayacaktır. Uluslararası güçlerle de limoni ilişkiler olduğu dikkate alınırsa, uluslararası tefeci simsarların, şu Hedge fonları denen köpek balıklarının eline düşmesi kaçınılmaz olacaktır. Yani sistemik kriz, politik iktidarın tercih ve kararlarıyla iyice içinden çıkılmaz bir hale getirilmiş durumdadır. Pandemi koşullarının emperyalist kapitalizmin bütün olarak krizini hem derinlik hem yaygınlık olarak görülmemiş boyutlara getirmiş olması Türkiye kapitalizminin krizini de emsallerinin çok üzerinde bir tahribat yaratır hale getiriyor. Kapitalizmin krizi “yanlış” ekonomi yönetimi ve tercihleriyle buhrana dönüşürken, Covid-19 çözüm yollarını da tıkamış durumdadır. Sonuç: Türkiye kapitalizminin tarihinin en derin krizidir. Ama siyasal iktidara, AKP/Saray faşizmine bakılırsa Türkiye uçuyor! Nereye? Orası belli değil işte!..
  8. İthal ikameci ekonomi politikalarının egemen olduğu Türkiye’de döviz kurlarının kontrolden çıkmasının sonuçları ilk elde işçi ve emekçileri vurur. 2020’nin ilk altı ayında 24 milyar dolar dış ticaret açığı veren Türkiye’nin, doların yükselmesinin ardından buradaki faturası da büyümüştür. Pandemi sebebiyle turizm sektörünün durması, ülkeye döviz akışının temel alanı olması nedeniyle geçmiş yıllardaki gibi açık kapatma görevini de yerine getirememesi dövize olan ihtiyacı daha da büyütmüştür. Açığı kapatmanın yolu a’dan z’ye tüm metalara zam yapmak ve vergileri arttırmaktan geçer. Alım gücü düşmüş, geçim sıkıntısı yaşayan geniş kitlelerin yoksullaşması demektir bu da. Oluşacak “eksik tüketim” üretime yansıyacak, kimi işletmeler batacak işsizlik yoksullaşma oranına paralel yükselecektir. Kaçınılmaz bir durumdur bu. AKP/Saray iktidarı ucuz tüketici kredileriyle yoksulluğa boğulan kitleleri teskin etmek ve borçlanma yoluyla sisteme bağlayacak “önlemleri” tercih etmektedir. (Türkiye hane halklarının banka borçları tarihi seviyelerdedir. İşçi ve emekçilerin aşırı borçlandırılarak bankalara tutsak edilmeleri onların krize karşı isyanlarının önündeki en büyük engeldir. Toplumsal mücadelelerin gerilemesinin arkasında siyasal baskı ve zordan daha çok bu kapitalist ekonomik zor ve terörün kitleleri pasifizme zorlaması vardır.) AKP/Saray iktidarı toplumsal tabanını korumak, zaman kazanmak için yanlış olduğunu bilse de böylesi adımları atmakta daha sonra toparlayabileceğini ummaktadır. Fakat hiç hesapta olmayan Pandemi koşulları onun bu umudunu boşa çıkaracak şekilde herşeyi alt üst edince artık bir çıkmaza saplanıp kalmıştır. Hangi neoliberal anti kriz reçeteyi izlerse izlesin bunun ciddi yan etkileri olacaktır. Neoliberalizmi derinleştirmekten öte bir sonuç doğurmayacak bu reçetelerden o kendisi için ehven-i şer olanlarını tercih edecektir. Ulusal ve uluslararası tekelci burjuvaların faizleri arttıran baskısı iç tüketimi kısıp iktidarın bel kemiği olan inşaat sektörünü olumsuz etkileyeceğinden tercih edilmiyor. Diğer yandan Türk Lirası’nın döviz karşısında değer kaybı, yaklaşık 500 milyar dolar dış borcu olan bir ülkenin ödemeler dengesini bozup, birçok özel şirketin iflasına neden olabilir. Faizlerin ısrarla düşük tutulması iç talebi korumak ve özel şirketleri batmaktan kurtarmak için tercih edilirken, işçi sınıfı üzerindeki esnek çalışma, istihdam baskısı arttırılacak, artı-değer oranları sömürü düzeyi yükseltilmeye çalışılıyor. Tarihi seviyelere tırmanmış işsizliği TÜİK marifetiyle gözlerden gizlemeye çalışırken, Pandemi sürecinin yarattığı işsizlik dalgasını kısa çalışma ödenekleri ve komik düzeyde kalan (39 TL) “ücretli izin” uygulamalarıyla kontrol altında tutmaya çalışıyor. İşsizlik fonunu sermayeye yağmalatırken, emekçi sınıflara olan düşmanlığını gizleyecek bir maske bulamamanın sıkıntısını yaşıyor.
  9. Bunun karşısında faiz arttırımı isteyen, yapısal reformlar çağrısı yapan, kamudaki israfı ve acil olmayan yatırımların ertelenmesini talep eden tekelci sermaye kesimleri, ayrıca “güven” ortamının yaratılması için “yargı bağımsızlığının”, “kuvvetler ayrılığının”, “burjuva demokrasisinin” neoliberalizmin ruhuna uygun revizyonunun hayata geçirilmesini istiyorlar. AKP/Saray iktidarının angaje olduğu faşist ekonomik-politik gündemin, içerde ve dışardaki siyasal tercihlerinin bir bütün olarak yeniden düzenlenmesi sonucunu doğuracak böylesi şeylerin verili güç ve iktidar ilişkileri içerisinde yapılabilirliği yoktur. Yoktur ama geçen her gün iktidar üzerindeki basıncı arttırıyor. Ekonomik sorunlar çözülemedikçe, yönetememe krizi derinleştikçe içerideki “yerli-milli” demogoji artıyor, sağcı, dinbaz, şoven, faşist bir gündem nefes aldırmamasına pompalanıyor. “İç ve dış düşmanlar” retoriği, yıkılıp gitmiş geçmiş güzel günler (kimin için güzeldi o günler! Tabiki o dönemin Saray camiası için! Bugünün Saraylıları da kendi özlemlerini toplumsallaştırma derdindeler) propagandasıyla el ele medya marifetiyle pompalanıyor. Tüm bunlar toplumsal tabanını bir arada tutmaya yetmedikçe, erime oranında bu faşizan politik söylemde yükseltiliyor.
  10. Bu politik gündemin gereği olarak dış politikada da, D. Akdeniz ve Libya’da ( Suriye konusu şimdilik rölantiye alınmış görünüyor) ulusalcı çevrelerin de “yerli-milli” kakafonik koroya katılabilmeleri için bir paylaşım mücadelesine giriyor. D. Akdeniz ve Libya’daki devasa enerji pastasından Türkiye tekelci burjuvazisi için pay kapmak adına bütün devlet gücünü sahaya sürüyor. Emperyalist ve bölgesel ittifak ve güçlerin kriz koşullarında yaşadıkları rejim ve hegemonya krizlerinde yaşadıkları dağınıklığı fırsat bilerek yükleniyor. Siyasal ve ekonomik araçları uluslararası arenada tamamen yalnızlaştığı için bir karşılık üretemiyor. Bu nedenle son çare olarak askeri gücünü sahaya bizzat sürerek caydırıcı olmaya ve bu şekilde masaya oturmaya çalışıyor. Libya ve D. Akdeniz’de salt askeri gücüne dayanarak mevzi tutmayı deniyor. Fakat enerji paylaşım ve hegemonya mücadelelerinde yaptığı bu el arttırımı rakip güçleri de aynı şekilde yanıt vermeye zorluyor. Libya’da yürüttüğü askeri harekat, rakip güçlerin kendisi oranında devlet gücünü devreye sokmasıyla engellendi ve ABD’nin hakemliğinde fiili bir ateşkese dönüştü. D. Akdeniz’deki kapışma ise çok daha fazla gücü ilgilendirdiğinden onun askeri güç gösterisi karşısında rakip devletlerde (Yunanistan, Mısır, Fransa, İsrail, GKRY) kendi aralarında güç birliğine giderek bölgedeki paylaşım geriliminde geri adıma niyetleri olmadığını gösteriyorlar. Türkiye’nin yalnız kalmış haliyle sergilediği proaktif askeri hamleleri rakiplerini kendisine karşı birleştirmenin dışında bir sonuç doğurmuyor. İzlediği politik hat ve tercih ettiği araçlar tekelci burjuvazinin böylesi büyük bir pastadan iştahasını doyuracak oranda bir pay kapma şansını da azaltıyor. Sermayenin çıkarları yerine daha çok iç politikaya dönük olma izlenimi veren atraksiyonlar yapılıyor, kriz gündeminin ötelenmesi için uygulanıyor izlenimi yaratıyor. Ulusalcı çevrelerin, “Mavi Vatancı” yayılmacı heveslerin okşanarak yürütülen dış politik maceracılıkta yalnızlaştıkça içerideki faşist, gerici, şoven, muhafazakar iklim de koyulaşıyor.
  11. Tam da böylesi bir politik atmosferde İYİ Parti Cumhur İttifakı’na davet edilerek milliyetçi muhafazakar faşist cephe tahkim edilmeye çalışılıyor; Muharrem İnce’nin egosu ve “kariyer” merakı okşanarak arkadan itekleniyor. Utangaç bir şekilde de yapılsa bunların iktidarın yaşadığı siyasal-toplumsal güç kaybını açık edip, desteğe ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Türkiye’deki iktidar ilişkileri, güç ve egemenlik paylaşımı krizi olarak yaşanan yönetememe hali sürekli derinleşerek yıkım gücünü arttırıyor. Kağıt üzerinde tek egemen güç olarak gözükse, medya marifetiyle yarattıkları gerçek toplumsal, siyasal, ekonomik çöküntü hali gözlerden gizlense, azametinden sual olunmaz tiran havalarında davranılsa da yeni rejim biçimiyle (CHS) ilerlenmesinin mümkün olmadığı burjuva muhalefet tarafından sürekli gündemde tutulurken bu propagandanın toplumsal karşılığı her geçen gün artıyor. Muhalefetin işbirliğinden yeni iktidar güçlerinin sistemi revizyona sokacak, neoliberal demokrasiyi güçler dengesi ve ayrılığı ilkeleri temelinde düzenleyecek yeni siyasallığın kurumsal ve ilkesel temelleri oluşturuluyor. Sermaye sınıfının siyasal merkezi ve iktidarı, yeni durum ve iç-dış sınıflararası ilişki ve güçlerin rekabetinden yeniden organize edilmeye çalışılıyor.
  12. Bağımlı Türkiye kapitalizminin yaşadığı bu derin ve yapısal kökenleri olan krizin nedenleri sadece “içeride” yaşanan süreçlerle, Türkiye kapitalizminin son dönemlerindeki gelişim süreçleriyle, siyasal liderliğin ekonomi-politik tercihleriyle sınırlı değildir. Emperyalist kapitalizmin bir bütün olarak yaşadığı krizlerin bağımlı Türkiye kapitalist ekonomisi ve siyasetini de ilk elde etkilediğini unutmamak gerekir. Emperyalist kapitalizmin küresel düzeyde kurduğu meta-sermaye akışı, pazarlar arasındaki sınırların şeffaflaşması krizleri de küreselleştirmektedir. Sovyetlerin dağılmasının ardından geçilemeyen “yeni  dünya düzeni”, hegemonya ve rejim krizleri olarak küresel, bölgesel güçlerin egemenlik ve yeniden paylaşım mücadelelerinde, istikrar sağlayıcı güçlerin de kriz ve gerileme içerisinde olması nedeniyle çözümsüzlük hali ortaya çıkmıştır. Dengelerin bozulduğu (bir olanların ayrılıp ayrı olanların birleştiği) kaosun egemen olduğu dünyada kapitalist temelleri zayıf, üretici güçlerinin gelişme düzeyi ve sermayesi bağımlı olan ülkeler, sınıfsal çelişki ve çatışmaların şiddetini ve “dış” politik-ekonomik sorunların sarsıntılarını daha sert yaşıyor, gericileşme ve çürüme eğiliminin tezahürü olan milliyetçi-faşist siyasal yönetim tercihlerine daha keskin bir şekilde savruluyorlar. Emperyalist merkezlerdeki grip hali Türkiye gibi ülkelerde her parametrede zatürre olarak en uçtan yaşanıyor.
  13. Emperyalist kapitalist mali oligarşik güçlerin yaşadığı kar oranlarının düşme krizi sermayelerin realizasyonunu engellerken, kar sıkışması yaratmakta ve artık sınırlarına gelip dayanmış dünya ekonomisi daha fazla büyümeye direnmekte, bu da durgunluk, resesyon vd.lerine yol açmaktadır. Aşırı üretim krizi pazarların ve dünya işçi sınıflarının alım gücü düzeyine çarpmaktadır. Sermayenin varlığı sürekli büyümesine ve gelişmesine bağlıdır ve bunu da azami kara ulaşarak yapmaktadır, bu olmaz ise krizler patlar. Sermaye sınıfı, neoliberal politikaları gereği, kamuya ait olarak kalmış, alanları ve doğal çevreyi yağmalamak ve de işçi sınıfları üzerindeki artı-değer sömürüsünü arttırarak bu krizleri biraz öteleyebilir. Ama biraz!… Yapısal çelişki ve sorunlar gün geçtikçe şiddetleneceği için fazla ilerleyemezler. Üretici güçlerde yeni devasa gelişmeler ve böylece sermayeye yeni kar sömürü alanları da ufukta görünmediği için bu sıkışmayı aşamayacak, bu nedenle hem işçi sınıflarına, hem de birbirlerine karşı siyasi-askeri-ekonomik tüm zor araçlarını devreye sokarak ayakta kalmaya çalışacaklardır.
  14. Çelişki ve krizlerin kaynağı günü geçmiş kurumların üretici güçlerle olan çelişkisidir. Üretimin toplumsal karakteriyle mülk edinmenin özel biçimi arasındadır. Yani burjuvazi ile proletarya arasındaki sömürü ilişkilerinin varlığında gizlidir. Üretim ilişkilerini yıkıp üretimin toplumsal karakterine uygun yeni bölüşüm ilişkileri üretim ilişkileri kurulduğunda ancak krizler nihayete erecektir. Azami kar için değişim değeri üretmek yerine ihtiyaçlar için kullanım değeri üretilecektir çünkü.
  15. Bugün Türkiye’de iktidar ve onun karşısındaki burjuva muhalefetin krizin bu gerçek temeline bakışta aralarında nüans farkları vardır sadece. İşçi sınıfı ve emekçilerin yaşam ve çalışma koşullarının insanileştirilmesi talepleri karşısındaki saldırganlık düzeyleri farklıdır. (Asgari ücretin belirlenmesinde yaşanan tartışmalar bunun net resmini verir. İktidar ile muhalefet arasındaki ücret tarifesi kırıntı düzeyinde farklar barındırır sadece.) Her iki burjuva klik de neoliberalizmin gereklerini sermayenin ekonomik-siyasi çıkarlarını politika haline getirip savunmaktadır. İşçi sınıfları açısından aslında ortada ehven-i şer olarak adlandırılacak bir durum da yoktur. Çünkü muhalefet de dahil olmak üzere sermaye sınıfının tamamı emekçi sınıfların insanca yaşam, ücret ve çalışma koşulları, demokratik hak ve özgürlükler, evrensel hukuk normları, adalet ve çevrenin korunması merkezli sınıfsal, ulusal, cinsel tüm sorun ve taleplere karşı kör-sağır olacak, hatta bu taleplerin toplumsallaşma düzeyine bağlı olarak siyasal baskı ve zoru uygulamaktan çekinmeyeceklerdir. Onların kendi aralarındaki “demokrasi” kavgasında işçi sınıfları sadece etkilenecek ve yedeklenecek ve mümkünse “kapalı devre” tutulması-çalıştırılması gereken güçlerdir. Pandemi koşullarında büyük fabrikalarda yaşanan işçi ölümlerine, işçi sınıfı içerisinde Covid-19’un hızlı yayılmasına karşı manidar sessizlikleri bu nedenledir. Onlar “emeğe” sadece artı-değer üretimi için değer verirler. “Emek” politikaları da bu çerçevenin dışına çıkmaz.
  16. İşçi sınıfları kendileri için sınıf olma bilinç ve örgütlülüğünü oluşturamadığı sürece sermaye kesimleri arasında ehven-i şer aramaya mecbur kalır. Bu mecburiyet onun yoksulluğunu ve yoksunluğunu da koşullar (tersi de doğrudur). Emekçi sınıfları burjuvazinin yönlendirmesinden kurtarmak, ona “dışarıdan” (burjuva üretim ve egemenlik ilişkisinden doğan bilincin dışından, komünist bilincin içinden) siyasal bilinç taşıma mücadelesiyle ancak gerçekleşir. İşçi sınıfının siyasal süreçlerdeki ağırlığının ortadan kalkması sadece çalışma koşullarının gerilemesine neden olmaz, ondan daha çok demokratik hak ve özgürlüklerin gasp edilmesiyle, siyasal baskı ve zorun her düzeyde artmasıyla da sonuçlanır. Bugün yaşadığımız süreç tam da bu nedenledir. İşçi sınıfını örgütlü ve bilinçli hale getirme mücadelesi sınıfın içinde ve onunla birlikte sınıfa karşı sınıf perspektifiyle militan tarzda geliştirilmedikçe bugün yaşanan sınıfsal, ulusal, cinsel, ekonomik, kültürel, toplumsal sorunlara; her düzeyde yaşanan gericileşmeye, sosyal çürüme hallerine karşı da ilerleme sağlanamaz, krizler aşılamaz.

Devam Edecek…

Ercan Akpınar

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi

C-92            

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*