Home » GÜNDEM » Hapishane’ den Korona Notları-12

Hapishane’ den Korona Notları-12

Ercan Akpınar’ın Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi’nden gönderdiği “Korona Notları” yazı dizisini okurlarımızla paylaşmaya devam ediyoruz.

28 Ekim 2020, Çarşamba

Covid-19 Aşı Meselesi Hakkında…

               Koronavirüs Pandemisi küresel düzeyde hızla yayılmaya devam ediyor. Vaka sayısı 50 milyona yaklaştı. ABD’de günlük vaka sayısı 100 binlerde. Avrupa’da ikinci dalgada zirve yaşanıyor. Fransa’da 24 saatte 45 bin yeni vaka tespit edilmiş. Türkiye’de de vaka sayısı açıklanmasa da 10 binlerce olduğu tahmin ediliyor. Ölüm sayıları da bulaşma, yayılma hızına uygun olarak artıyor ve sermaye iktidarları bir ekonomik krize evrilen pandemi sürecini nafile palyatif önlemlerle kontrol altına almaya çalışıyorlar. Kitle-sürü bağışıklığı politikasına geçilmesinin ardından hızla zincirlerinden boşalan Covid-19 kontrolden çıkmıştır artık. Ekonomiyi kapatmadan (Dipnot: Zorunlu toplumsal ihtiyaçların üretimine daraltılmış, bunun da mesai düzenlemeleriyle, mesela 8 saatten 3 vardiya yerine, 4 satten 6 vardiya yaparak, toplumsal ihtiyaçların dağıtımını organize ederek virüsün yayılımı kontrol altına alınabilir. İşçilerin herhangi bir hak gaspına uğramaması garanti altına alındığında 1 yıl aradan, beyaz eşya, kılık-kıyafet, ayakkabı, mobilya üretimine, savaş sanayisi durdurulsa, madenler çalışmasa herhangi bir eksiklik hissedilmeyecektir.! Fakat sermayenin ihtiyaçları ve hareket etme zorunluluğu her zaman toplumsal ihtiyaçların önüne yazıldığından böyle bir çalışma yaşamı, üretim modeli kapitalizm koşullarında uygulanamaz. Bunun için toplumsal üretim ile mülkiyet biçiminin çelişmediği sosyalizm gereklidir. Çünkü ancak sosyalizmde toplumsal üretimi belirleyen şey toplumun ihtiyaçları olur.) toplumsal hareketleri sınırlayarak, geceleri sokağa çıkma yasakları getirerek eğlence yerlerini kapatarak, toplu etkinlikleri yasaklayarak süreci kontrol etmeye çalışıyorlar ama yeterli gelmiyor, her defasında başa dönülüyor. Yapmaya çalıştıkları şey aslında zamana oynayarak koronavirüs aşısının biran önce devreye girmesini beklemekten başka bir şey değildir.

               Tüm dünyada gözler Covid-19 aşı çalışmalarına çevrilmiş olsa da rivayet muhtelif emperyalist kapitalist merkez ülkelerde büyük bir rekabet halinde süren aşı çalışmalarında işin gerçeği ne durumda olunduğunu tam olarak bilemiyoruz. Kapitalistler Covid-19 aşısını insan, halk sağlığı gerekçesinden daha çok bir pazar ve sermaye genişletme metası, rakip güçlerin geriletilmesine yol açacak bir siyasal ekonomik argüman ve tabiki prestij ve propaganda aracı olarak görüyorlar. Neoliberalizmin kamusal sağlık hakkını piyasalaştırıp bir sermaye alanı haline getirdiğinden beri, aşı gibi önleyici halk sağlığı uygulamaları geri plana itilmişti. Uzun süredir bu çapta, emperyalist merkezleri de vuran salgın yaşanmadığı ve aşının azami kar aracı olarak yetersizliği neoliberalizmin sağlık politikalarının kapsama alanının çeperlerine doğru itilmesini getirmiştir. Kamusal sağlığı özelleştirmelerle piyasa ilişkisi haline getiren kapitalist devletlerde, emperyalist-kapitalist birkaç ilaç tekelinin müşterisi olmayı bu alanlarda kurumlaşmaktan daha rantabl gördüğü içinde aşı çalışmaları bilim ve teknolojinin gelişme düzeyinin gerisinde kaldı. Türkiye, Refik Saydam Enstitüsü’nde aşı üretimi yapabiliyorken sağlık alanındaki sermaye dönüşümünün başlatılmasıyla “verimlilik” kriterlerine uymadığı için kapatılmıştı. Grip dahil bir çok aşıyı üretebilen bu enstitünün verimsiz bulunarak kapatılması sonucu aşı da tamamen dışa bağımlı hale gelen Türkiye bugün ihtiyaç duyduğu grip aşılarını yeterli düzeyde temin edememektedir. (Dipnot: Aslında hikayenin özü alanlar farklı olsa da aynıdır. Türkiye tekelci burjuvazisi ve kapitalist ekonominin emperyalizmle olan yapısal bağımlılık ilişkisi küreselleşme çağında daha da derinleşmiş, bu da ithalata göbekten bağlı bir ülke olmayla sonuçlanmıştır. En çarpıcı örneğini tarım ve gıda alanında yaşayan Türkiye bir çok nedenin iç içe geçmesiyle ithalata bağımlı hale gelmiştir. Üretim alt yapısı ve yeterliliğini neoliberal sermaye dönüşümüyle yok etmiştir. Gıda güvenliği ve tarım güvenliğinin her geçen gün artan stratejik önemini görmezden getiren bu bağımlılık ilişkisi ve orada oluşan sermaye birikimi nedeniyledir. Sağlık alanında da benzer bir süreç yaşanıyor. Refik Saydam hikayesi ve aşı meselesi de en bariz örneklerindendir.) Sağlık alanının kapitalist piyasa ilişkilerinin terk edilmesinin en yıkıcı sonuçları ( emperyalist büyük devletlerden başlayarak) pandemi sürecinde açığa çıkmış, neoliberal dönüşüm programının sonuçları Türkiye’de ve Dünya’da emekçi halkların kitlesel ölümleri olarak yaşanmıştır ve daha da genişleyerek ilerleyeceği görülmektedir.

               Covid-19 Pandemisi’nin kış aylarında çok daha hızlı yayılacağı vaka ve ölüm sayılarının tırmanışa geçeceği, sağlık alt yapısının tıkanacağı ve bu durumun zincirleme reaksiyonlar yaratarak bir kaos, yıkım ve afete dönüşebileceğinden korkuluyor. En iyimser bakışla bile yaygın koruyucu aşı yapılabilmesi için 2021’in yaz ayları işaret ediliyor. ( ABD Ulusal Alerji ve Enfeksiyon Hastalıkları Enstitüsü Başkanı Anthony Fanci, Covid-19 aşısını 2021’in bahar aylarında uygulanmaya başlasa da 2021’in bahar aylarında kullanmaya başlansa da yaygınlaşmasını yıl sonuna doğru olabileceğini söylüyor.) Bilimsel prosedürün işletilmesi halinde 3 ila 5 yıl arasında bir aşının bulunabileceği söyleniyor. Tabi ki olağanüstü süreçlerde bu süre geriye çekilebilir ve yoğunlaşarak daha kısa zamana sıkıştırılabilir. İmkansız değil. Ama bunun için de Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’ nün önderliğinde tüm bilimsel bilgi, teknoloji ve üretim alt yapısının kolektif bir ağla birbirine bağlanması ve bu sorunun sermaye, özel mülkiyet-rekabet alanı olmaktan çıkarılması gerekir.

               DSÖ’nün yürüttüğü Covid-19 aşıları Küresel Erişim Programı’nı (Covan) ilerleyebilmesi için bu yıl 2 milyar dolar bulunması gerekirken ancak 700 milyon dolar toplanabilmiş. Emperyalistler arası hegemonya mücadelelerinin yeni alanı olan pandemi sürecinde DSÖ’nün aşı geliştirme çabalarını ABD, Rusya ve Çin katılmıyorlar. ABD DSÖ’den çekildi. Küresel hegemonya krizi, kurumların egemenlik ilişki statükolarını, ve göreli dengelerini de bozarak yeniden kurulma sürecini kaos ve krizler içersinde ilerletirken, konjonktürel olarak bu kurumları zayıflatıp içini boşaltsa da, her yeni toplumsal kriz küresel düzeyden daha güçlü ve derin işbirliğini zorluyor. Sermayenin küresel düzeyden tekelleşerek sınırları aştığı koşullarda konum kaybedenlerin ulusalcı-milliyetçi tepkileri de burada gelişen ihtiyacı bastıramayacak. Bu da kaos ve çatışma anlamına geliyor. Üretimin toplumsal ve küresel karakteri ile mülk edinmenin özel biçimi arasındaki temel çelişki proleter sınıflar lehine çözülemediği koşullarda ise her geçen gün kapitalist yıkım ve afetler barbarlık çağı olarak dünyanın üzerine bir karabulut gibi çökecektir.

               ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Çin ve Rusya’da vd rekabet halinde sürdürülen aşı çalışmaları kapitalist rekabetin yıkıcı sonuçları olarak insanların kitlesel ölümleri pahasına ayrı ayrı yürütülüyor. Saydığımız bu emperyalist kapitalist ülkeler ve diğerleriyle yapılan çalışmalar kolektif bir ağın çalışması olarak tanımlansa ve bilimsel işbirliği bilgi paylaşımına gidilseydi muhtemelen bugüne kadar aşı konusunda daha fazla mesafe kat edilmiş olurdu. Fakat kapitalistler birbirlerine baktıklarında dayanışacak değil, rekabet edilecek bir şey görüyorlar. Kapitalizmin egemen olduğu, ekonomik-siyasi krizlerin sistemi tıkadığı, sermayenin kar realizasyonunu gerçekleştiremediği bir dünyada acımasız rekabet koşullarında yaşadığımız gerçeği emperyalist tekeller arasında yıkıcı bir rekabet dışında herhangi bir dayanışmaya olanak tanımıyor. Emperyalist kapitalist sistemin küresel rejim ve hegemonya krizinin içinden gelişen konjonktürel ekonomi-politik bir başka şeye izin vermiyor çünkü. Toplum, halk sağlığının sermayenin çıkarlarının önüne yazılabilmesi ancak etkin, sonuç alıcı, militan sınıf savaşımlarıyla mümkündür. Bu olmadığı sürece sermaye sınıfı Covid-19 virüsünün aşı ve ilaç çalışmalarının halk sağlığı için kullanım değerlerinden çok onun sermaye için azami kar üreten değişim değerleriyle ilgilenecektir. Tüm enerjisini sermayenin genişletilmiş olarak yeniden üretimi için harcayacaktır. Koronavirüs diğer her şey gibi sermayenin ekonomi politiğinin konusudur; ve toplumun halk sağlığı bundan istisna değildir. Özelleştirilmiş sağlık sistemi, sosyal güvenlik kurumlarının içinin boşaltılması, emekçi sınıfların en temel toplumsal haklardan biri olan sağlık hakkına ulaşımını engellemiş yok saymıştır. Neoliberalizm sınıfsal, demokratik hak ve özgürlükleri yok ve yük görür. Paran kadar eğitim, barınma, kültür-sanat, eğlence, gıda gibi sağlıkta parayla ölçülen bir metadır artık. Ve değişim değeriyle tanımlanmaktadır. Aşı gibi önleyici halk sağlığı uygulamalarının belirleyici ve temel konularından birisi, üstelik pandemi koşullarında, bir çok emperyalist ülke lütuf dağıtır gibi “ücretsiz” yapacağını bir propaganda olarak dile getirse de, bu kapitalist de olsa her devletin asli görevidir ve neoliberalizmin piyasalaştırdığı sağlık sistemindeki yıkımı örtmeye yetmez.

               Geliştirilmeye çalışılan aşılardan birkaçının 3. Faz aşamasına geldiği söyleniyor. İnsan denekler üzerinde yapılan çalışmalarda olumlu sonuçlanıp, güvenlik parametreleri kabul edilebilir düzeye geldiğinde aşı üretimi de başlayacaktır. Dünya nüfusunun en az yarısının aşılanması gerektiğinden ve aşı iki doz olarak uygulanması gerektiğinden 8-9 milyar doz aşının üretilmesi gerekecek. Bu da ayları bulacak bekleme süresi demek. Aşıyı geliştiren ülke önceliği kendisine verecek ve gelişmiş emperyalist ülkeleri başa yazarak aşıyı dağıtacak, pazara çıkaracaktır. Sermaye hiyerarşisinin dünya nüfusu içerisinden risk grupları belirlenerek, önceliğin buralara verilmesine olanak tanımayacağını söylemeye gerek yok. Sonuç olarak yoksul Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkeleri aşıya en geç ulaşacak ülkeler olacaktır. ( Grip aşısından edindiğimiz tecrübeye bakılırsa Türkiye’de listenin sonlarında olacaktır.) Yine tüm ülkelerde aşının dağıtımında sınıfsal ayrımlar devreye girecek burjuvalar paraları karşılığı aşıya ulaşırken işçi sınıfları yine sona kalacaktır. Tıpkı PCR testlerinde, grip aşısının dağıtımında olduğu gibi; bilimsel parametreler değil egemenlik ilişkileri belirleyici olacaktır.

               Şimdi kapıya dayanan kış ile birlikte grip ve zatürre aşısı krizi başladı. DSÖ Covid-19 ve grip virüsünün benzer semptomlar vermesi nedeniyle hastalığın ayrıştırılabilmesi için grip-zatürre aşılarının risk grupları başta gelmek üzere yoğun olarak uygulanmasını tavsiye ediyor. Aylardır influenza (grip) aşısı için harekete geçilmesini isteyen Türk Tabipler Birliği (TTB)’ nin çağrıları da ciddiye alınmayarak geç kalındı. Türkiye’de Covid-19 risk grubunda bulunanlardan 65 yaş üstü olan 7,5 milyon kronik hastalığı olan 25 milyon kişi bulunmasına rağmen sadece 1,3 milyon doz aşı ithal edildi. Sağlık Bakanlığı’nın yaşadığı ödeme krizleri ( yerli medikal firmalarına 18 milyar TL, yabancı şirketlere 2,5 milyar dolar ödenmesi gereken, vadesi geçmiş borcu var) aşı tedariğinde bu zayıf tutumunun temel nedenlerinden biri iken esası, Türkiye’deki AKP iktidarının yönetememe krizinin bir uzantısı olarak dış politikada izlediği politikalar sonucu uluslararası planda yalnızlaşmış olmasıdır. ABD ve Ab emperyalistlerinin ciddi yaptırım ve izolasyon uyguladığı İran bile 7,5 milyon doz grip aşısı temin edebilmiştir! Türkiye’nin jeopolitik halinin resmidir. Bu tablo bize Sağlık Bakanı’nın “korona aşısı 40 gün sonra Türkiye’de” müjdesinin hayal olacağını daha şimdiden söylüyor. Hali hazırda üretimi bulunan, zamanında girişimde bulunup, sipariş verildiğinde temin edilebilecek grip aşısını bile yeterince bulamayan bir devletten, henüz üretilmemiş ve aşırı talep olan Covid-19 aşısını Türkiye’ye zamanında ve yeterince getirebileceğine inanmak ancak ahmaklıkla açıklanabilir herhalde.

               Türkiye’nin koronavirüs tablosu pek parlak değil. Koronavirüsün ülkedeki gerçek durumunu Bakanlık ve Saray’daki bir avuç politikacı dışında kimseler bilmiyor, Bilim Kurulu dahil!.. Tıp bilimini alt üst eden vaka-hasta ayrımını yapabilen, basit bir grip aşısını bile temin edemeyen, bilimle ve bilimsel yöntemle bağı kopmuş ( kimi hastanelerde ‘deneysel tedavi yöntemi’ adı altında hacı-hoca tayfasının “bitkisel tedavi” denediği ortaya çıktı. Ve bu bilimsel kriterler ve etik ilkeler çiğnenerek yapıldı.), hastalığın Türkiye’de ilk ne zaman görüldüğünü bile netleştiremeyen hastanelerde gerekli koruyucu ekipmanları Sağlık çalışanlarına veremeyen, muhalefetin sosyal dayanışma çalışmalarını engelleyen, sağlık alanında TTB, Türkiye eczacılar Birliği (TEB) gibi meslek örgütlerini dışlayıp, hainlikle suçlayan bu mali oligarşik neomuhafazakar faşist iktidar sürecin tüm bilgisini de “şeffaf Sağlık Bakanı” marifetiyle gizleyerek sistemin içine boylu boyunca daldığı yönetememe krizine yeni bir pencere daha açmıştır. Diğer kriz parametrelerinin tümünde sorunu kendisine dışsallaştırarak çözümsüz kılması gibi. Pandemi sürecinde de politika, tedbir üretmeyerek sorunu dışsallaştırmayı seçti. Salgının yayılımının önünü tüm sosyo-ekonomik yaşamı normalleştirerek açan kendisi değilmiş gibi işler ters gidince “kurallara uymayan vatandaşı” suçladılar. Yönetme becerileri, kurumsal alt yapıya yıktıkları, deneyimli kadroları tasfiye ettikleri, değişen ekonomik, siyasal koşullara nasıl tepki vereceklerini bilmedikleri için atılan her yeni adımla ortadan kalktı. Süreci yönetme becerisine sahip ama iktidara muhalif kurum ve kuruluşları da kendi becerisizlikleri açığa çıkacağından sürece katmayınca koronavirüs salgını kontrolden çıktı. Sadece virüsün yayılması değil, yaratacağı ekonomik, toplumsal, siyasal dolayımlı sonuçları da kontrolsüz bir biçimde gelişecektir artık. Yönetememe krizi çürüyen kapitalizme dahil olsa da AKP iktidarı onu daha da derinleştirmiştir.

               Grip aşısını karneye bağlayan iktidar şimdi de doktor, hemşire ve diğer sağlık çalışanlarının izin, istifa ve emeklilik haklarını askıya aldığını açıkladı. “Cumhurbaşkanımızın önderliğinde başarılı şekilde yürütülen Pandemi Sürecinde” gelinen noktada Sağlık Bakanlığı’nda olağanüstü hal ilan edilmiş oldu. Normalde personel açığının ilanı olan böylesi durumlarda yapılması gereken istihdam arttırmak, yeni kadrolar açmak gerekirken zaten iş yükü altında fiziksel ve mental olarak ezilen, değersizlik sendromu yaşayan, sürecin başında “alkışlayarak” değer verirmiş gibi yapılan insanları zorla hiçbir teşvik-moral unsuru kullanmadan, mesleki örgütlülüklerini, TTB’yi hainlikle (gerçekleri açıkladıkları için olsa gerek) filan suçlayarak çalışmaya mecbur etmek kölelik dayatmasından başka bir şey değildir. Dışarıda on binlerce sağlık personeli kalifiye aday eleman iş-kadro talep ederken buna yanaşmayıp mevcut sınırlı ve yorgun kadroyu ağır koşullarda çalışmaya zorlamak ekonomik ve siyasal yönetememe krizini, rejim krizinin bir sonucu, kontrolün kaybedildiğinin ilanıdır. Böylesi olağanüstü hal önlemleri iki şeyin altını çizmektedir. İlki, koronavirüs kontrolden çıkmıştır ve kapısına dayandığımız kış aylarında bir çığa dönüşecektir. Şimdiden personel kaybını durdurmak ( özellikle hekimler ve hemşirelerde artan istifaların nedeni iktidara duyulan tepki ve sürecin yönetilememesinin tüm olumsuz sonuçlarıyla kendilerinin yüzleşmek zorunda bırakılmalarıdır) istemektedirler. İkincisi ise, ekonomik krizin Sağlık Bakanlığı bütçesini iflasa sürüklemiş olmasıdır ( merkezi bütçeden ek kaynak aktarımı da Suriye’den Libya’ya, Doğu Akdeniz’den Kuzey Irak’a, Ege’den Güney Kafkasya’ya artan fetihçi maceraların faturası nedeniyle pek de mümkün görünmemektedir) yeni personelin giderlerini karşılayamayacak olmaları nedeniyledir. Türkiye’yi bir şirket gibi yönettikleri ve bununla övündükleri için özel hastane sahibi bir Sağlık Bakanı var. Hal böyle olunca her soruna sermaye patronu tavrında yaklaşıyorlar; kar-zarar aritmetiği yapıyorlar. Sağlık personelini bir fabrika işçisi gibi değerlendirip düşük ücretlerle, birkaç kişinin işini bir kişiye yaptırarak fazla mesaiye zorluyorlar. Ücretli kölelik sisteminin sağlık sistemine uyarlanmış halidir bu. Böylesi palyatif, meta-değer perspektiften bakan bütünsel kavrayış ve süreç yönetmeden uzak, stratejik analiz yapamayan “çözüm” çabaları da bir işe yaramayacaktır. Zira aritmetikten çok cebire ihtiyaç duymaktadır sorunun çok yönlü oluşu. Çökmüş bir sağlık sisteminden beklentisi olan, aşı, ilaç bekleyen halka, aşırı çalışmaktan bunalmış sağlık işçilerine olacaktır. “Geçinemiyoruz” çığlıklarına “alın, keyif çayı için “ dendiği gibi, aşı, halk sağlığı politikaları ve ücretsiz tedavi talep eden, insanca çalışma ve yaşam koşulları isteyen, “ölüyoruz” diyen sağlık çalışanlarına “fazla abartmayın” denecektir. Sonuç da sağlık sistemimiz “pik yapıyor…tabana değil haa tavana” !!! (…)

               Baştan beri Covid-19 sınıfsaldır. Egemen sınıflarla ezilen sınıflar arasında. Tedaviye erişimden büyük eşitsizlikler yaşandığını görüyor, söylüyoruz. ABD’de siyahlar ve hispanikler çoğunlukla Covid-19 ‘a kurban verilirken; Türkiye’de İstanbul ve diğer metropollerde işçi sınıfının yaşadığı semtlerde koronavirüs haritaları kıpkırmızı görünürken, burjuvazinin her anlamda korunaklı site ve yaşam alanlarında koronavirüs kendisine bir yayılma alanı bulamamaktadır. Çalışma, barınma ve yaşam koşulları işçi sınıfını, toplumsallaşmaya, kalabalıklar içersinde kalmaya ( kalabalık evler, toplu taşıma araçlarında sıkış-tıkış yolculuk zorunluluğu, iş yerlerinde, kapalı mekanlarda yoğun temas altında çalışma gereksinimi nedeniyle) zorlarken ; burjuvazinin böylesi riskleri almasını gerektirecek bir durumu yoktur. Covid-19’a karşı her türlü hijyenik konforu ve tedaviyi satın alma özgürlüğü onlarındır çünkü! Koronavirüs aşısı üretilse bile günümüz keskin sınıfsal ayrımları çağında toplumun ezici bir kesimini oluşturan işçi ve emekçilerin bu aşıya ulaşması zaman alacaktır. Eğer kendini sermayenin insafına bırakıp da toplumsal baskıdan kaçınırsa ödeyeceği bedel de o oranda artacaktır. Aşının bulunması, geliştirilmesi bilimsel bir çaba gerektirse de, onun dağıtımı-paylaşımı alabildiğine sınıfsal egemenlik ilişkilerine paralel yürüyecektir.

               Emperyalist kapitalizmin küresel çaptaki sermaye devletleri krizi yönetemedikleri gibi yıllar yılı sağlık politikaları gereği önleyici sağlık çalışmalarına, halk sağlığına gerekli önemi vermedikleri için bugün bilimsel üretici güçlerin gelişmişlik düzeyine ayak uyduramayan üretim ilişkileri (alt yapı ile üst yapı arasındaki uzlaşmaz çelişki) dolayısıyla basit bir aşıyı üretebilmek noktasında dahi zorlanıyorlar. Neoliberal sağlık politikaları hastalıkları bir Pazar-kar alanı olarak görmeye konumlanmıştır. Bu hastalıkları yok etmekle değil, sürdürülebilir olmalarıyla ilgilenir. Hastalık yoksa üretilir. TV’lerdeki sağlık programları, gazetelerdeki sağlık köşelerinin sponsorları özel hastaneler, ilaç şirketleridir. Buralarda “halkımız bilinçlenirken” (!) hastalıklar üretilir ve kitleler gerekli-gereksiz hastaneye, ilaca yönlendirilir. Müşteri piyasası oluşturmak için reklamlardır bunlar. Onların odak noktası hastalıkların yayılarak sağlık pazarının gelişmesi, talebin arzı aşmasıdır. Gerekirse önce ilacı sonra hastalığı iade eder! (tersi de olur) Sermayenin sağlık alanına yoğun yatırımlarının nedeni cazip ve azami kar iştahasını doyuracak genişletilmiş yeniden üretimi sağlayacak çaptaki Pazar genişliğidir.

               Sağlık sisteminin metalaştırılması üretim araçları olan hastaneleri, ilaç ve medikal üretimi yapan fabrika ve labaratuarların özel mülkiyet altına alınması anlamına gelir. Neoliberal politikalar devletin, sosyal güvenlik ve sağlığa erişim hakkını bir tarafa bırakarak piyasa ilişkilerinin önünü açması, teşvik etmeyi gerektirir. Bu durumda halk sağlığı ile sermaye piyasalarının ihtiyaç ve çıkarlarının karşıtlaşması kaçınılmaz olur. Toplumsal ihtiyaçlar, sağlık hakkı ile sermayenin özel mülkiyet altına aldığı sağlık sistemi çelişkili bir bütünü oluşturur. Azami kar ihtiyacı ile toplumsal-kamusal sağlık hakkı, hizmeti uzlaşmaz bir çelişki yaratır. Bunun çözümü de ancak sosyalist bir işçi devrimi ile sağlanabilir. Esasında diğer tüm alanlarda olduğu gibi sorunun temelinde iki sınıfın uzlaşmaz çıkar ve karşıtlıkları vardır: Burjuvazi ile proletaryanın! (Dipnot: Koronavirüs salgını söylendiğinin aksine emperyalist tekellere, mali oligarşik asalaklara yaramış görünüyor. ABD’de en zengin milyarderlerin mal varlıkları pandemi sürecinde yüzde elli artmış! En zengin 50 ABD’linin toplam serveti tam 165 milyon ABD’linin toplam servetine denk hale gelmiş! ABD nüfusunun yarısının toplam serveti ancak 50 ABD’li patronun serveti edebiliyor! Gelir dağılımındaki adaletsizlik ve uçuruö anlaşılan, koronavirüs destek paketlerinin dağıtımında da yaşanmış ve açıklanan yardımlar sermayeye gitmiş! Sadece ABD ile sınırlı değil bu durum, tüm ülkeler aynı durumda. Türkiye’de de açıklanan – küçük de olsa – yardım paketlerinin tamamı sermaye kesimlerine gitti. İşçi sınıflarının payına nasihat ve işsizlik düştü. İşçi ve emekçilerin bu süreçteki tüm kayıpları sermaye kesimlerine gelir olarak yazıldı. Pandemi sonrasında bu eşitsizliklerin artarak devam edeceğini göreceğiz.) Burjuvazi paran kadar sağlık hakkıyla savunur; proletarya ise sağlığa erişimi kamusal-toplumsal bir hak ve zorunluluk olarak ele alır ve sağlık alanını metalaştırılmasını kesin kes red eder. Üretici güçlerin, tıp biliminin gelişmişlik düzeyi ile, özel mülkiyet düzeni bağdaşmazdır. Koronavirüs pandemisi bu alanda da burjuvazi ile proletaryanın karşıtlığını gözler önüne sermiş, kapitalizmin artık taşınması zorlaşmış bir yüke dönüştüğünü, onun varlığının – egemenliğinin sürmesiyle toplumsal çıkarların ve ihtiyaçların uyuşmazlığını gözler önüne sermiştir. Sosyalizmin geniş kitlelerde artan bir ihtiyaca dönüşmesi de bir bilinç oluşumunu göstermektedir. İhtiyaç onu geliştirecek araçları da doğurur, onunla birlikte belirir. Bu da bir devrim ve onu yapacak bir komünist önderliğin oluşumundan geçer.

Ercan Akpınar

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi  

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*