Home » DÜNYA » Hapishane’ den Korona Notları-10

Hapishane’ den Korona Notları-10

Ercan Akpınar’ın Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi’nden yolladığı “Hapishane’den Koronavirüs Notları” yazılarını okurlarımızla paylaşmaya devam ediyoruz.

Emperyalist Kapitalizmin Krizi, Rejim ve Hegemonya Mücadeleleri

1. Emperyalist kapitalizmin yaşadığı genel kriz hali hiç hesapta olmayan Pandemi koşullarının da ağırlaştırıcı etkisiyle kendi hareketinin sonuçlarıyla günden güne derinleşerek ilerliyor. Emperyalist kapitalistler ve bölgesel kapitalist güçlerin sistemik yapısal kriz koşullarında yaşamsallaşan ihtiyaçları egemen güçlerin aralarındaki rekabeti de keskinleştiriyor. Küresel resesyonun kıyısındayken yakalandıkları koronavirüs pandemisini küresel kapitalist ekonomiyi daraltması, kar oranlarının düşme eğilimi, daralan pazarlar ve eksik tüketim nedeniyle sınıfsal-siyasal çelişkiler her geçen gün daha da uçlara taşınıyor. Emperyalist mali oligarşik devlet ve tekeller, bölgesel tekelci güçler yaşanan bu kaotik rejim, hegemonya ve ekonomik kriz türbülansı içinde konumlarını korumak ve olabiliyorsa rakiplerini geriletmek istiyorlar. Bütün güç odaklarının kapitalizmin genel kriz halinden yansıyan rejim ve yönetememe krizleri içinde olmaları da onları hegemonya ve Pazar mücadelelerinde daha saldırgan bir konuma itse de stratejik tutum belirlemelerini engelleyip etkiye tepkiyle sınırlıyor. İçerde ise sınıfsal çelişkilerin artık taşınamaz hale gelen sonuçlarının üzerini örtmek, milliyetçi-faşist politikaları (burjuva demokratik hak ve özgürlükleri alabildiğine baskılayıp, neoliberalizmin kölecilik koşullarını yükselterek “demokrasiyi” bir kavram olarak dahi lügatlarından silerek) geliştirmek için kullanılıyor. Emperyalist kapitalizm bir bütün olarak çürüyor ve dünya işçi sınıfı ve emekçi halklarının ihtiyaç ve beklentilerinin aksine ilerleyen kulvardaki temposunu arttırarak toplum ile olan bağını kopartıyor.

2. Emperyalist güçlerin kendi aralarındaki ve bölgesel kapitalist güçlerle olan (bölgelerinde “eksen ülke” olarak tanımlananlar) eski göreli denge ve ittifak ilişkileri, statüko olarak kurumlaşmış tüm sistemik ilişkiler çelişik karakterleri gereği hızla çözülmekte ve ortaya bir küresel-bölgesel çatışma ikilemi yoğunlaşması çıkmaktadır. Bu süreç bölgesel ve küresel düzeyde göreli güç dengeleri (eşitsiz gelişim yasası nedeniyle tüm denge ve statükolar göreli ve konjonktürel olarak kalır) üzerine kurulmuş sınıflar arası ilişkileri de sarsmakta, buradan da bir kriz dinamiği ve rejimlerin üzerinde yükseldiği sınıfsal dengeleri (hem ezilen-sömürülen sınıf ve kesimlerde egemen sınıflar ve hem de egemen sınıfların kendi aralarındaki) sarsıp yıkan krizler doğmaktadır. Tüm bu çelişki, kriz, çatışma dinamiklerinin üzerinde yükseldiği şey de egemen kapitalist sistemin yaşadığı yapısal, genel kriz halidir. Üretici güçlerle, üretim ilişkilerinin arasındaki antagonist çelişkiler, üretimin toplumsal karakteri ile mülk edinmenin özel biçimi arasındaki çelişkidir. Bu çelişkilerin çözümüne giden koşulların olgunlaşma süresi aslında büyük bir yıkım, savaş ve çatışmalar içerisinde gelişecektir. Marks’ın sınıf mücadeleleri tarihinin “kötü taraftan ilerlediği” tesbiti bir kez daha doğrulanacaktır. İçinden geçilen sürecin karakteri ve gelişme ve eğilimlerin yönü başka bir duruma işaret etmemektedir.

3. Kapitalist birikimin mutlak genel yasası gereği zenginlik ve yoksulluk karşıt uçlarda birikir. Büyüyen sermaye kitlesinin kendini gerçekleştirebilmesi için işçi sınıfının ücretlerin aşağı bastırılması ve üretimin teknik temelinin geliştirilmesi ile nispi ve mutlak artı-değer sömürüsünün arttırılması gerekir. Yetmez, doğa ve kamu kaynaklarının sermayeye açılarak metalaştırılması, işçi sınıflarından zorla yapılan kesintilerle oluşturulan fonlarla (işsizlik fonu, sigorta fonu ve kurulmaya çalışılan kıdem tazminatı fonları gibi) kaynak ihtiyacı giderilmeye çalışılır. Kriz süreçlerinde işçi sınıfının üzerindeki sermayenin sömürü baskısı çeşitlenerek artar. Enflasyon ve döviz kurları gibi gerekçelerle emekçilerin geçim koşulları gerilerken sermaye için bu durum rekabet koşullarında pozitif yansır. Sermaye sınıfının kutbunda zenginlik, işçi sınıfının kutbunda ise yoksulluk, işsizlik ve sefalet çoğalır. Krizin pandemi koşullarıyla birleşerek Türkiye işçi sınıfı üzerindeki en büyük etkisi işsizlik baskısının getirdiği düşük ücretler, neredeyse sıfır toplu sözleşmeler ve asgari ücretin ortalama ücret haline getirilmesidir. Bu durum işçi emekçiler arasında her düzeydeki rekabetle birleşerek toplumsal dejenerasyonu, yozlaşmayı, bireyciliği, cinneti, gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine yansıyan çürüme vakalarının artması demektir. Bu olumsuzlukları tetikleyen bir diğer güçlü etken ise siyasal sistemin de kurumsal, düzenleyici niteliğinin kaybolması, keyfiyetin ve güçlünün hukuğu’nun belirleyici hale gelmiş olmasıdır. Sermaye gibi siyasi iktidar da tekelleştiğinde rejimler çürür, kurumlar çözülür ve mutlak egemenin, otoritenin keyfi yönetiminden yayılan kuralsızlıklar tüm topluma yayılır. Özetle sermaye ne kadar büyür, yoğunlaşır, daha az elde toplanırsa, işçi sınıfı da o kadar bölünür, parçalanır, örgütsüz ve dağınık bir hale getirilir. Buradan çıkışın yolu ne Keynesgil sosyal-demokrat politikalar ( ki bu da ancak işçi sınıfının siyasal-ekonomik mücadelelerinin zorlamasıyla gündeme gelir. Burjuvazi kendi haline bırakıldığında tercih etmez.), ne liberalizme içerilmiş hümanizm, ne de sınıfsal-politik devrimci bir temele oturtulmamış adalet, vicdan çağrılarıdır. Evet tarih “kötü taraftan” ilerler. Sermaye bir toplumun, insanlığın mahvına rağmen yarattığı bozulmadan geri dönemiyorsa eğer (ki mümkün değil), işçi sınıfı da kendini yakan bu ateşi bir devrimin meşalesine çevirebilmelidir, çevirecektir.

4. Hegemonya ve sömürü alanlarını yeniden paylaşım süreci üzerinden gelişecek böylesi “kötü ilerlemeler” in ne kadar süreceğini ve nasıl sonuçlanacağını öngöremeyiz. Emperyalist ve bölgesel güçler arasındaki kurulan siyasal, ekonomik, jeostratejik, jeopolitik eksenlerin yeni durum içerisinden nasıl yeniden tanımlanacağı çatışmanın sonuçlarına bağlı olacaktır. Eski egemenlik biçimleri üzerine kurulmuş statükolar yıkılmış ya da yıkılmak üzeredir; yeniden nasıl ve ne şekilde kurulacağı mücadelenin ilerleyişi ve sonuçlarına bağlı olacaktır. Yani şiddetli krizler, çıkar çatışmaları ve devrimler doğuran sınıf savaşımlarıyla…

“Kapitalist düzen içinde etki alanlarının, çıkarların, sömürgelerin vb paylaşılmasında, paylaşmaya katılanların gözünden, onların genel ekonomik, mali ve askeri güçlerinin hesabından başka bir esas kabul edilemez. Paylaşıma katılanların güçleri de eşit derece de değişmez, çünkü kapitalist düzende ayrı ayrı girişimlerin tröstlerin sarayı kollarının veya ülkelerin eşit gelişmesi mümkün değildir (…) On veya yirmi yıl içinde emperyalist devletlerin göreli güçlerinin değişmeden kalacağı düşünülebilir mi? Kesinlikle hayır. (…) İttifaklar hangi biçimi alırsa alsın, ister bir emperyalist grubun diğerine karşı birleşmesi veya bütün emperyalist devletleri kucaklayan genel bir ittifak olsun, kaçınılmaz olarak, savaşlar arasındaki dönemlere ait birer “ateşkes” olmaktan öteye geçemezler. Barışçı ittifaklar savaşlara zemin hazırlar ve karşılığında gene savaşlardan doğarlar, dünya siyaseti ve dünya ekonomisi içindeki tek ve aynı emperyalist ilişkiler ve bağlar temeli üzerinden bazen barışçı bazen de barışçı olmayan mücadele biçimleri doğurarak, biri diğerinin şartlarını hazırlar.” (Lenin, Emperyalizm) 

5. Katı merkezler, ittifaklar, hegemonyalar çözülürken yeni merkez ve ittifakların oluşturulamadığı da bir gerçek. İki merkezli dünya dağılır katı olan her şey buharlaşırken, çift kutuplu dünya yerine çok merkezli bir dünyaya yerini bırakıyor. Krizlerin keskinliği sorunların yapısal boyutu tüm güçleri bir ölüm kalım ikilemine sokuyor. Salt emperyalist, kapitalist devletler arasındaki hegemonya ve paylaşım rekabeti olarak da değil, her emperyalist kapitalist devletin içinde güç merkezleri dağılıp, kapitalist iktidar içinde güç mücadeleleri çok merkezli olarak şiddetleniyor. Sermaye sınıfı klikleri arasındaki rekabet ve hayatta kalma çabası şiddetlenirken iç çatışma dinamikleri de güçleniyor. Tekelci sermaye kesimleri, emperyalist mali oligarşi dünya işçi sınıfından sömürdükleriyle devasa boyutlara ulaşan sermaye birikiminin realizasyonunu sağlamakta zorlanıyor. Daralan kar oranları, artan rekabet, tüketimin ve pazarların doğal sınırları, yeni artı-değer alanlarının, üretici güçlerde yeni gelişimlerin ortaya konamaması ve Covid-19 Pandemisinin negatif çarpan etkisiyle emperyalist kapitalist sistem derin bir çürüme içinde krizden krize sürükleniyor. Azami kar, azami sömürü ihtiyacı sermaye kitlesi oranında büyürken bunu gerçekleştirecek olanakların her geçen gün azalması tüm emperyalist kapitalist güçler arasındaki iç ve dış rekabeti, hegemonya ve paylaşım mücadelelerini görülmemiş boyutlara taşıyor. Artı-değer, azami kar, azami sömürü ihtiyacını karşılayacak üretici güçlerde yeni bir atılım gerçekleşmez ise (çok zor olması bir yana, böyle bir avantajı eline geçiren gücün hegemonya mücadelesinde baskın taraf olarak belirleyici olma isteğide çelişkilerini keskinleştirir) bu sürecin sarsıntılarının sonu emperyalist, kapitalist paylaşım savaşları olarak gelecektir.

6. Bir önceki döneme ait küresel kurumlaşmaların, BM, NATO, AB vd bugün yaşadığı krizi, emperyalist kapitalizmin genel krizi ve eşitsiz gelişim yasasının sonuçları bakımından değişen-değişimi zorlayan güç ve egemenlik ilişkilerinin rekabetinden yorumlamak gerekir. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçları üzerine kurulmuş güç dağılımının ifadesi olan BM Güvenlik Konseyi gelinen aşamada artık işlevsiz bir kuruma dönüşmüş emperyalistlerin diplomatik çekişme alanından ( Erdoğan, bu çözülmeye işaret ederek “dünya beşten büyüktür” dese de, kast ettiği o “büyüklerin” masasına oturma çabası orta gelişmişlikteki kapitalist gerçekliğe çarparak etkisizleşiyor) öte bir işlevi kalmamıştır. Sovyet/”Komünizm” tehdidine karşı Atlantik İttifakını oluşturan emperyalist, kapitalist güçlerin ABD emperyalizminin patronajındaki siyasi, askeri gücü olan NATO, modern revizyonizmin yıkılmasının ardından var oluş nedenini yitirerek etkinlik kaybına uğramış ve içi boşalmıştır. Bu gün onu Rusya karşıtlığı ile ayakta tutmak, yani ABD’nin küresel hegemonyasının bir kurumu, aygıtı olarak canlı tutma çabaları da işe yaramamaktadır. (Fransa lideri Macron “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” derken NATO’nun artık gereksizleştiğini, ABD patronajından çıkmalarının zamanının geldiğini ifade etmeye çalışırken kuşkusuz başta Fransa olmak üzere Avrupa mali oligarşisinin duygularına tercüman oluyordu.) NATO üyesi büyük güçlerden başlayarak özerk, NATO’ya rağmen davranma eğilimleri artmakta ve NATO üyesi ülkeler arasında askeri sürtüşmeler ortaya çıkmaktadır (bkz. Türkiye, Fransa, Yunanistan). Sovyetlerin dağılmasının ardından BM yerine G-7 (Rusya ile G-8) nin aktifleştirilmesi de genel kriz halinin şiddeti karşısında emperyalist mali oligarşilerin paylaşım mücadelelerinde uzlaşma eğilimlerinin yerine daha keskin rekabetin gelişmesini engelleyememiştir. İhtiyaçlar ve olanaklar arasındaki dengesizlik paylaşıma katılmak durumunda olan güçlerin yaşamsal kaygılarını arttırmakta ve bu durumda rekabetin dozunu her geçen gün daha da yükseltmektedir. Küresel ekonomik resesyon, Pandemi koşullarını ekonomik, siyasal yıkıcılığı, hegemonik gücün paylaşımı düzenleyen patronajının gevşemesi ( ya da eşitsiz gelişim nedeniyle patronaja aykırı davranan güçlerin artan etkinliği ile güç ve egemenlik ilişkilerinde tek taraflı belirleyiciliğin ortadan kalkması), emperyalist, kapitalist güçler arasındaki rekabeti yükseltmekte, her bir gücün pastadan pay almak için yüklenmesini koşullamaktadır. Varlık-yokluk ikilemine doğru itilen bu sömürüden pay kapma, iştahasını doyurma çabaları diplomatik olandan, siyasi-ekonomik rekabete, oradan da askeri güç gösterilerine, birbirlerine silah göstermeye doğru gelişmektedir. Birinci Dünya Savaşı öngünlerindeki kapitalist dünyanın halini hatırlatan bu gelişmeler bir olanların ayrışıp ayrı olanların birleştiğini ama, kesin sınırları belirlenmiş ittifak ilişkilerinin de kurulamadığını anlatmaktadır. Dost, düşman ayrımları, ittifak güçlerinin netliği ve iç dayanışması zayıflamıştır. Genel kriz hali, dengeleri değiştirecek maddi zemini sunsa da hegemonyanın yeniden tesisinin uzun bir süre sağlanamayacağı görülmektedir. Süreç uzadıkça gerilimler lokal çatışmalara, ekonomik karşılıklı yaptırımlara, birbirinin önünü kesmeye, “düşmanımın düşmanı dostumdur” pratiğinin artmasına, askeri-siyasi gerginliklere doğru adım adım tırmandırılacak ve bir noktadan sonra sürdürülemeyen bu durum muhtemeldir ki Ortadoğu’da devletlerarası bir çatışmaya evrilecektir. Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz’e yapılan askeri yığınaklar ve güç sıkışması nedeniyle silahların patlaması için uygun cepheleşilen alanlar durumundadır.

7. “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” mi, gerçekleşmedi mi? Tartışması, Atlantik İttifakı’nın, ABD emperyalizminin hegemonya krizinin dışa vurumuydu. Emperyalist kapitalizmin genel krizinin devrevi olmaktan çıkıp sürece yayılması, azami kara ve sömürüye ulaşmada yapısal sınırlara gelinmiş olması tüm emperyalist güçlerin ittifak politika ve ilişkilerini gözden geçirmelerini ve ABD hegemonyasını birbirlerini cesaretlendirecek şekilde zorlamalarını getiriyordu. Hegemonyasını eskisi gibi sürdüremeyen ( eskisi gibi yönetemeyen!) ABD ittifaklarını çevresinde tutacak, bu güçlerin artan taleplerini (eskisi gibi yönetilmek istemiyorlar zira!) kendi çıkarlarına halel getirmeden düzenleyebilme kapasitesi geriledikçe tehdit ve yaptırımlar, “ticaret savaşları” ilan ederek konumunu korumaya çalışıyor. Kaç zamandır BM, NATO, DTÖ gibi uluslararası kurum ve sözleşmeleri, emperyalist üretim bölüşüm ve egemenlik ilişkilerinin ifadesi olan uluslararası hukuğu takmayan ABD emperyalizmi, ekonomik, siyasi ve askeri gücünü yaptırım politikalarıyla (İran’a, Çin’e, Rusya’ya, Kuzey Kore’ye, Türkiye’ye, Suriye’ye, Venezuella’ya, Küba’ya vd) daha agresif kullanarak aleyhine akan bu süreci durdurmaya çalışıyor. [Özellikle dünyanın bol ve ucuz iş gücüyle totoliter devlet yapısının tüm toplumsal, siyasal, ekonomik süreçleri sermayenin hizmetine sunmadaki “becerisiyle” atölyesi haline gelmiş olan Çin’le ekonomik, siyasi savaşımda ABD, onu kendi sınırları içinde, bölgesel bir güç olarak kalmaya zorluyor. Çin’in küresel planda attığı her adımı (‘bir kuşak bir yol’ gibi) engellemeye, kendi küresel tekelini zorladığı her sektörde ticaret savaşı ilan edip onu durdurmaya çalışıyor. Trump’ın bir sosyal-medya uygulaması – şirketi olan TikTok’u ABD’li sosyal medya tekellerine kazandırmak için uyguladığı sıkı markaj, yasaklama, casusluk suçlamalarıyla, Çin’in akıllı telefon markası Huawe’nin küresel yayılımını engellemeye çalışması hegemonik rekabetin uç verdiği (internet, sosyal medya, yapay zeka, bilişim çalışmalarında ABD tekellerini ezici bir hakimiyeti var ve üretici güçlerin en önemli alanı haline gelmiş bu sektörde rakip istemiyorlar) konulardır. Ve önümüzdeki süreçte daha da derinleşeceği anlaşılmaktadır.] Hem ekonomik, hem de askeri olarak kendisine yakın sayan bir güç bulunmasa da, kapitalizmin yapısal krizlerinin yarattığı yaşamsal hali zorlayacağı yeni ittifak oluşumlarının da kendisini engellemesini istemiyor. Fakat iki kutuplu dünyanın belirgin sınırları, dost-düşman ayrımı, askeri-siyasi-ekonomik kamplaşmaların netliğinin ortadan kalktığı bu süreçte alternatif kanallar, ikili ya da çoklu dönemsel, konu bazlı kurulan ittifak ve ortaklıklar ABD emperyalizminin baskı ve yaptırımlarından kaçışında kolaylaşmasını, bağımlılık ilişkilerini daha kararlı sorgulamayı da getiriyor.

8. ABD emperyalizminin en önemli dış politika gurularından olan Henry Kissenger “Soğuk savaşı Rusya kaybetti. Ama ABD’de kazanamadı” derken bu politik-siyasi durumu kast ediyordu. Soğuk savaşın bitmesinin ardından havai fişeklerle ilan edilen “yeni dünya düzeni” küreselleşmenin önündeki engellerin kalkışını kutlayıp, ABD hegemonyasının Küresel zaferini ilan etmeye soyunsa da gelinen nokta da düzen değil bilhakis düzensizlik olduğu ortaya çıktı. Anti-Sovyet, anti-komünist kodlar üzerine inşaa edilmiş uluslararası siyasi-askeri-politik-ekonomik kurumlaşmalar oluşan yeni duruma geçiş sağlayamayınca küresel bir rejim ve hegemonya krizi de patlayıverdi. Yeni durumu kavrayıp konum ve politika oluşturma çabaları da böylece başlamış oldu. ABD’nin küresel patronajının 2000’lerden itibaren şurasından burasından tırtıklama, farklı – karşıt politikalar üretme arayışları da öne çıkmaya başladı. Güç dengelerini tek bir hamlede değiştirecek, ekonomik-siyasi rakiplerini bu duruma “razı” edecek nitelik ve çapta bir güç de öne çıkamadığı için kriz gün geçtikçe derinleşerek, yeni yeni açmaz ve ekonomik-politik-siyasi hegemonik rekabetiyle büyüyor.

9. Avrupa Birliği ekonomik-siyasi olarak güçlü olsa da, EURO’yu dolar karşısında küresel bir rezerv para haline getirebilmeyi başarsa da parçalı yapısı ve askeri olarak zayıf kalması nedeniyle bütüncül hegemonik politikalar oluşturamıyor. Fransa ve Almanya’nın AB’nin patronajı konusundaki rekabet halindeki ortaklıkları, ABD ve Rusya’nın AB içine dönük müdahaleleri nedeniyle sonuç almaktan, AB’yi yönlendirmede zorlanmalarını getiriyor. Pandemi sürecinde özellikle Güney Avrupa ülkelerinin yaşadığı ekonomik kayıpların giderilmesi ve “birlik ruhu” gereği gösterilmesi gereken dayanışmadan kaçınılması, ayak sürünmesi, Avrupa Merkez Bankası’nın daha çok Almanya’nın, Alman emperyalist mali oligarşisinin çıkarlarına sözcülük ve politika üretmesi Birliğin krizini de büyütüp iç bağlarını gevşetti. Koronavirüs salgınının ağır sonuçlarıyla yüzleşmeye başlayan Avrupa ülkelerinde Birliğin olanak ve kaynaklarını kullanma, bu süreçten en az zararla çıkma arayış ve rekabeti artarken yeni dönemde hangi politikaların izlenmesi gerektiği konusunda da başta Fransa ve Almanya olmak üzere farklı çizgilerin rekabeti artacak gibi görünmektedir. Almaya halen ekonomik gücüyle siyasal etkide bulunmayı önceler, soğuk kanlı, kontrollü bir şekilde krizi ve Birliği, onun çıkarlarını yönetmeye yoğunlaşırken, Fransa merkezli mali oligarşik kesimler ise yaşanan krizin ancak proaktif bir politikalar demetiyle, askeri, siyasi, ekonomik tüm güçlerin sahaya sürülmesiyle kontrol altına alınacağını söyleyip, buna uygun konumlanıyorlar. Tüm bölgesel ve küresel güçlerin Ortadoğu, Kuzey Afrika, Doğu Akdeniz’deki enerji havzaları ve pazarlar üzerindeki artan güç ve hegemonya mücadelesindeki askeri, siyasi atakları ancak aynı şekilde karşılık verildiğinde engellenip, çıkarların korunup, geliştirilebileceğini savunuyorlar. Fransa lideri, neoliberalizmin has çocuğu ve tavizsiz savunucusu Macron’un Mağrib’den Maşrık’a Mali-Cezayir’den Irak’a kadar olan yayda (hatta daha da yukarılara çıkıp Azerbaycan-Ermenistan arasında son dönemde artan askeri çatışmalar nedeniyle yükselen gerilimi fırsat bilip etkinlik kurmaya çalışıyor ve tabii bunu da daha çok Ermenistan üzerinden yapıyor) yürüttüğü siyasi-askeri-ekonomik faaliyetlerin artan dozu bu yayılmacı, emperyalist politikalar gereğidir. ABD’nin bölgede bıraktığı hegemonya boşluğunu, tarihsel arka planına, deneyimlerine dayanarak doldurmak bölgede o eski, sınırları dahi belirleyebilen (“Skyes-Picot”) gücüne tekrar kavuşmak istiyor. D. Akdeniz’de, Libya’da ve Akdeniz’e kıyısı olan Türkiye hariç tüm ülkelerle artan politik, askeri ilişkiler bölge güçleriyle olan rekabetinde onun elini güçlendiriyor. Libya ve Akdeniz’deki enerji havzalarında enerji tekelleriyle (Total gibi) pastadan pay kapmaya çalışırken artan etkinliğinin sonuçları olarak Yunanistan’a yüklü bir silah satışı anlaşmasıyla ilk meyvelerini de topladı Fransa. (Emperyalist silah tekellerinin ve emperyalist ülkelerin artan bu askeri gerilimleri ellerini ovuşturarak, bütün tarafları çatışmaya cesaretlendirerek “değerlendirmeye” çalıştıkları da çok açık. ABD emperyalizmi Arap ülkelerine bu süreçte yüzlerce milyar dolarlık satış yaptı. Fransa’da devasa askeri üretim Almanya, Rusya, Çin için de geçerli. O nedenle “tavşana kaç tazıya tut” diyorlar.)

10. Bütün emperyalist ve bölgesel kapitalist güçlerin yayılmacı heveslerinin arttığı bu süreçte Fransa, Rusya, Türkiye Ortadoğu ve D. Akdeniz’deki paylaşım mücadelelerinde agresif olarak öne çıksalar da, tek başlarına sonuç alabilmeleri mümkün değil. Fransa, AB’nin ve ABD’nin kerhen desteğini almadan; Rusya, NATO ve AB’yi iç çelişkilerini kullanarak konu bazlı zayıflatmadan, Türkiye ise ABD ve Rusya’nın çıkarlarını çatıştırıp, AB içinden zımni bir destek bulmadan (bunun da galiba tek yolu mültecileri şantaj aracı olarak kullanmak) ilerleme kaydedemeyecektir. Almanya bir denge ve uzlaştırıcı güç çizgisi izleyerek, ekonomik-siyasi ağırlığıyla tarafları uzlaştırma politikaları ile ağırlığını korumak isterken; ABD ise, gerilim-kriz alanlarında çok öne çıkmadan çatışan güçlerin kendisine ihtiyaç duymasını, yardımını talep etmesini bekleyerek patronajının altını yeniden kalınca çizeceği koşullara ve oluşacak silah pazarının en büyük tedarikçisi olarak kazanacağı tatlı karlara odaklanıyor. Bir yandan da Rusya, İran ve Çin’in (kuşak-yol projeleriyle) bölgedeki yayılmalarını durdurup geriletmek için siyonist İsrail’in petro-dolar zengini Arap ülkeleriyle normalleşmesini sağlayarak ( BAE ve Bahreyn anlaşmayı imzaladı. Sırada Kuveyt, Umman ve S. Arabistan’ın olduğu söyleniyor. Ürdün ve Mısır zaten normalleşmişti.) bölgedeki istediği ekonomik, siyasal, toplumsal durumu oluşturmak İran’ı ve dolayısıyla Rusya ve Çin’i etkisizleştirmek istiyor. Sunni Arapların, Şii İran’la olan uzlaşmaz çelişkilerini kullanarak İsrail’in bölgedeki varlığını, kendisi için vazgeçilmez olan İsrail’in varlığını, “var olma hakkı” nı diplomatik, siyasal, hukuki olarak da kabul ettirerek hegemonya tesisi ve tamirinde güçlü bir adım atmak istiyor. Araplarla İsrail arasındaki “normalleşme” (kuşkusuz bu Filistin halkıyla gönül ve kader birliği yapan Arap emekçi halklarının siyonist İsrail’le , onun katliamcı, işgalci, faşist çizgisiyle bir normalleşme değil!..) ilerleme kaydedip mesafe alınınca, Irak-Suriye üzerinde yeni gelişmeler, sınır tartışmaları hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.

11. Küresel-bölgesel rejim ve hegemonya krizlerinin açığa çıkarttığı çatışma ve güç mücadeleleri Ortadoğu’da birikmiş, yoğunlaşmış görünmektedir. Enerji, yol, pazar ve hegemonya alanlarının kontrolü üzerine kurulmuş bu hegemonya, güç ve egemenlik mücadelelerinde sular her geçen gün daha da yükselmekte, bölgesel düzeyden ateşlenen silahlar bir küresel çatışmanın fragmanı olarak gösterime girmektedir. Ortadoğu ve D. Akdeniz’de enerji havza ve yollarının kontrolü için (Asya Pasifik’te Çin’le ABD emperyalizmi arasında, Baltıklar’ da NATO-Rusya arasında bir güç mücadeleleri yaşansa da gerilimin dozu Ortadoğu’da artan hareketlenmelerle kıyaslanamaz.) verilen mücadelede alan hakimiyeti sağlamaya çalışan tüm emperyalist ve kapitalist güçler, yapısal krizlerini, sermaye birikimlerindeki tıkanmayı, sermayenin kendini gerçekleştirememe krizini aşmaya çalışırken karşı karşıya her zamankinden daha fazla gelmektedirler. İki dünya savaşı da aşırı üretim ve tekelleşmeyle gelen sermayenin kendini gerçekleştirememesi, verili sermaye birikim stratejilerinin tıkanması azalan kar oranları yasasının etkimesi sonucu kapitalist güçlerin bu krizlerini aşmak için birbirlerinin hegemonya ve sömürge alanlarına yönelmeleri nedeniyle patlamıştı.

12. Bugün de Ortadoğu’da düğümlenmiş paylaşım ve hegemonya mücadelelerinin, biriken enerjinin doyum noktasına ulaşması an meselesidir. Neredeyse tüm eksen ve ittifakların hem kendi içlerinde hem de birbirlerine karşı mücadele açık-örtük çatışma içinde olduğu bu süreçte ilk kurşunun nerden ve nasıl geleceğini kestiremesek de o ana doğru yaklaşıyoruz. Kapitalizmin nesnel gelişiminin yapısal sorunları, neoliberal birikim modelinin tıkanması ve yenisinin bir üst düzeyden ( tekelleşme, sermaye birim düzeyinin, Pazar ve ticaretin küresel boyutu bunun da ancak bir “dünya devleti” ile mümkün olacağına işaret etse de, kanlı boğazlaşmalar yaşanmadan oraya ulaşmak da kapitalizm açısından mümkün değildir.) kendisini ortaya koymakta yaşadığı tıkanma bu süreci zorunlayan temeldeki neden olarak çok hareketlidir.

13. Bir varlık yokluk ikilemine doğru ilerleyen küresel kriz kendi yarattığı ve her adımıyla derinleştirdiği kaotik iklimde tüm egemen emperyalist kapitalist ülke ve sınıfları, tekelleri, arasındaki çelişkiler hızla uzlaşmaz bir noktaya doğru ilerliyor. Vekalet savaşlarıyla, perde arkasında kalarak verilen mücadeleler yeterli gelmeyince devletler olarak karşı karşıya gelmeler (bkz. Suriye, Libya, D. Akdeniz) daha da sıklaştı. Şimdilik silah gösterme şeklinde ilerleyen süreç bir anda tetiğe basılmasıyla farklı bir düzeye geçilebilir. Savaşın yıkıcılığı gelinen silah teknolojileri çağında çok daha fazla artacağından tehditlerden fiili çatışmaya geçmek o kadar da kolay olmayacaktır. ( Einstein’a “3.dünya savaşı çıkar mı?” diye sorduklarında; “3. sünü bilmem ama dördüncüsünün taş ve sopayla olacağına eminim” demiş. Askeri silah teknolojileri, nükleer bombalar, akıllı yazılımlar ve bilişimle birleşince üzerinde yükseldiği tüm üretici güçleri yok etme kapasitesine kadar gelişti. Bir sosyalist işçi devrimi bu kaçınılmaz gidişatı durduramazsa eğer Einstein’ın 4.Dünya Savaşı kehaneti gerçekleşecektir korkarız.) Ayrıca emperyalist burjuvazinin dünya savaşı deneyimleri iki seferde de hiç istemediği şekilde sonuçlandı. Birincisinde Ekim Devrimi, ikincisinde Büyük Anti-Faşist zafer ve Dünya’nın yaklaşık üçte birinin sosyalist kampa katılımıyla sonuçlanmıştı. Üçüncüsünde de gelenek çok daha gelişmiş bir ideolojik-siyasal bilinçle donanmış işçi sınıfının ellerinde neden yükselmesin?! Hem de kapitalizm hiç olmadığı kadar yapısal krize tutunmuş ve tarihsel sonuna yaklaşmış ve bilinçlerde sorgulanırken. Ama yine de unutulmamalıdır ki savaşlar birkaç çılgının aldığı karar değil ekonomik, siyasi, askeri durumun bir gereği, savaş dışındaki bütün yolların tıkanması nedeniyle pratikleşir. Çıkar çatışmaları başka bir yol bırakmadığında, nasıl kapitalist üretim ve azami kar anlayışı doğayı ve işçiyi acımasızca sömürürken yarattığı tahribatlar, sonuçlar üzerine (bir toplumsal baskı olmadan) kafa yormuyorsa, savaşların sonuç ve yıkımı üzerine de o an geldiğinde çok fazla düşünmeyecektir. Zaten burjuvazi buna uygun sağcı, faşist, muhafazakar toplumsal siyasallığı manipüle edip, bu duruma uygun politikacıları da sahneye sürecektir, sürmektedir.

14. Uluslararası gerilim ve krizler, ekonomik krizlerin emekçi sınıflarda yarattığı hoşnutsuzluklar, krizin ruhuna uygun olarak şoven, ulusalcı, sağcı, faşist karakterli neoliberal parti ve akımların güçlenmesini de getirmektedir. Neoliberal kapitalizm politikaları krizin bizatihi nedeni olduğu bir yana bırakılarak (ki onu bir yana bıraktıracak olan da ancak işçi sınıfının birleşik, militan ve örgütlü mücadelesidir. Sınıf mücadelesinde işçi sınıfı konjonktürel nedenlerle geri düştüğünde, burjuvazi politikalarını pek gözden geçirme taraftarı olmaz. Girdiği yolda ilerlemeyi tercih eder.) bu politikaları daha da derinleştiren arayışlara giriliyor. Tüm dünyada –istisnalar olsa da- egemen olan sağcı neomuhafazakar, neoliberal iktidarlardır. Onların muhalefetleri de aynı sağcı neoliberal çizgiyi, ideolojik-kültürel nüans farklarıyla savunanlardır. Neoliberalizm egemenliğini ilan ettikten sonra sermaye sınıfının tüm ideolojik renkleri burjuva demokrasileri de bu zemin üzerinden hareket etmeye başlamışlardır. Dikkat edilince sağcılaşma eğilimi derinleştikçe, görece küçük faşist partileri de görünürlüğünü arttırmakta, sesleri daha çok çıkmaktadır. Eşyanın doğası gereği böyledir bu da. Politik iklim onların ideolojik-politik savunularına yakınsamıştır çünkü. Tüm düzen ve parti siyasetçileri, medyası vs neomuhafazakar iklime entegre olmak durumunda kalırlar. Türkiye’de ki ağır neoliberal, neomuhafazakar iklim başka açıklamaya yer bırakmayacak şekilde bu durumu yaşamaktadır. Sadece Türkiye’de de değil. ABD’den Avrupa’ ya, Rusya’dan Latin Amerika’ya kadar kesif bir neomuhafazakar sağcı iktidar yoğunlaşması vardır. Sorunlar çözülemez, kapitalizm krizini aşamaz ise (ki aşamayacak!) bu süreç daha da derinleşecektir. İşçi ve emekçilerin böyle yönetilmek, böyle yaşamak istemiyoruz temalı spontane eylemleri tepkisellikten bir süre sonra ihtiyacı olan örgütlü, bilinçli ve disiplinli hale geldiğinde ancak, sınıfsal olarak oluşan bu karşı ağırlık bu sağcılaşmayı durduracaktır. Burjuvazinin, egemen güçlerin arasındaki rekabetten neoliberalizm çağında çıksa çıksa daha fazla baskı ve ezilme ilişkisi çıkar.

Trump’tan Putin’e, Macron’dan Orban’a, Duerde’den Erdoğan’a, Merkel’den Jhonson’a … emperyalist, kapitalist merkezlerde neoliberal sağcı, neomuhafazakar, faşist liderlikler yükselirken, bu isimlere alternatif olarak öne çıkanlar da neoliberal, neomuhafazakar sağcı çizginin söylemde ve kimi tali konularda farklılıkları olsa da devamcıları, siyasal sürdürücüleridir. Bu da aslında krizin derinliği ve gerçek bir alternatif politika üretemeyen neoliberal kapitalizmin ve burjuva demokrasilerinin çürüdüğünün bir başka göstergesidir.

Bunun en açık örneğini ABD başkanlık seçimleri yarışındaki taraflarda görüyoruz. Trump’ın faşist çizgisine karşı Biden’ın neoliberal çizgiyi savunan politik duruşu dünya’da ki rejim krizlerinin sermaye sınıfları arasındaki çıkar çelişkilerinin siyasal alana yansırken aslında o kadar birbirlerine uzak olmadıklarını anlatıyor.

“Biden Wall Street’e (emperyalist ABD tekellerinin merkez üssü diyebiliriz, nba) açık mesajı “hiçbir şey değişmeyecek” şeklinde. Bununla hakim sınıf ilişkileri, ekonomi ve finans, polis-ceza düzeninin yanı sıra işçi sınıfı, kadınlar ve ırksal olarak ezilenlere karşı ABD hakim sınıfının neoliberal kanadını temsil ediyor.” (John Bellamy Foster, Birgün, 5 Eylül 2020)

Türkiye’de de egemen sınıfların, güç ve egemenlik paylaşımlarında yaşadıkları kriz, onların ezilen-sömürülen sınıf ve toplumsal kesimler karşısında sermaye sınıfının çıkarlarını en önde tuttuklarını, aralarında sadece nüans farkları olduğunu görüyoruz. Politik olarak kimi farklılıkları öne çıkarsalar da bunların da söylemden öte, yaşam tarzı tartışmalarının sübjektivizminden bir adım öte gidemeyeceği anlaşılır. İşçi sınıfı, Kürt Halkı karşısında, ezilen mezheplerin talepleri, dış politikada bir bütün olarak sermaye sınıfının milliyetçi, sunni-Türk çizginin izlendiğini açıkça görüyoruz. Halkı aldatmak, demagojik olarak kimi vaat ve söylemleri dile getirseler de ezilen-sömürülen sınıfı cins, ulus ve mezheplerin gerçek, somut talep ve sorunları için kökten hiçbir düzenleme içinde olmayacakları malumdur. Onlar temsil ettikleri sermaye kesimlerinin çıkarlarını tüm toplumun çıkarıymış gibi gösterebildikleri ölçüde başarılı olacakları için halk avcılığına devam edeceklerdir.

15. Nerdeyse tüm emperyalist kapitalist güçler yaşanan sistematik genel kriz halinin yarattığı toz duman arasında kaybolan gelecek perspektiflerini bulmaya çalışsalar da yaşadıkları tıkanma çözümsüzlük olarak onların yüzünü geçmişe dönmelerini söylüyor. Tarih de imparatorluk geçmişi olanlar bu köprülerin altından çok sular aksa da ideolojik-politik olarak geçmiş “güzel günleri” (kimin için hangi sınıf için güzeldi?) propagandasına yükleniyor, bu günün içinden çıkılmaz ekonomik-siyasal sorunlarına çözüm vaadi gibi sunuyorlar. Türkiye’de malum neoosmanlıcılar bunları hiç dillerinden düşürmüyorlar. Fransa’da Macron Fransız mali oligarşisinin yayılmacı, emperyalist hayallerini, özlemlerini ABD emperyalizminin bıraktığı boşlukta gerçekleştirmeye çalışıyor. Merkel, Bismark gibi öncü güç  temerküzünü ve birliğini sağlamaya, siyasal etkinliğini Avrupa’dan başlayarak sağlam temellere oturtmaya, liderliğini güçlendirmeye çalışıyor. Bismark Alman birliğini sağladıktan sonra ekonomik-askeri gücünü sağlama alıp ekonomi-siyasal hedefler, emperyalist sömürü için harekete geçmişti. İçinde yaşadığımız konjonktürün emperyalist hegemonya ve rejim krizinin derinleşecek olması onu askeri olarak da Bismark’ı izlemeye zorlayacaktır. ABD’de Trump “ABD’yi yeniden büyük yapmak” sloganıyla seçimleri kazanmıştı. Kaybettiği, zayıflayan emperyalist hegemonyasını yeniden kurmak istiyordu. Rusya ise malum Sovyetler-Çarlık karışımı bir emperyalist güç olma hedefiyle siyasal-askeri olarak hegemonya mücadelelerinin içine dalmış, Kuzey Afrika’ya kadar genişletmiştir hareket alanını. Benzer rüyaları gören daha başkaları da aynı neoliberal çürümüşlüğün ve tarihsel sınırlara takılıp kalmanın çaresizliği içinde geçmişe dönüyor yüzünü. Emekçi kitlelerin hoşnutsuzluğuna karşı maziyi hatırlatıyorlar ama işte mazi de kaldı o günler!..

16. Türkiye ve Rusya vd leri geçmişin ölü ruhlarını uyandırmaya çalışıyorlar. Üç kıtaya yayılmış devasa Osmanlı İmparatorluğu’nun artık mazide kalmış hali Türkiye tekelci burjuvazisine kavuşulması gereken bir “kızıl elma” misali turancı rüyalar gördürürken; Rusya, Çarlık ve Sovyetler kırması tarihsel köklere dayanan hülyalarını hayata geçirmek için siyasetini küresel-bölgesel düzeyden yeniden kurmaya çalışıyor. Türkiye sermaye sınıfı Sovyet’lerin dağılmasının ardından Balkanlar’da ve Türki Cumhuriyetlerinde, Kafkaslar’da tarihsel akrabalık bağlarına yaslanarak kurmaya çalıştığı siyasal-iktisadi hegemonik alan, periferi oluşturma çabaları emperyalist güçlerin duvarına çarpınca sükut-u hayale uğramıştı. ‘90’lardan bugüne bölgesel plandan yayılmacı hevesler peşinde koşsa da bu açılımı bir türlü becerememişti. 2000’li yıllarla birlikte AB perspektifinin yakınlaşması, emperyalist mali fonların “küresel genişleme” kararının ardından sıcak paranın akmaya, nisbeten düşük faizli borçlanma olanağı ile yükselen bir güç ve eksen ülke haline gelen Türkiye kapitalizmi “kızıl elmacı”, Turancı hayalleri bu kez iktidardaki AKP’nin İslamcı ideolojik çizgisi üzerinden Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da gündeme sokuldu. Tıpkı Balkanlar ve Kafkaslar’da olduğu gibi yine emperyalist güçlerin müdahalesi ile istediklerini elde edemese, üst üste bir çok politika yanlışına savrulsa da genel kriz hâli nedeniyle girdiği yoldan dönememekte bu durum onu saldırganlaştırdığı gibi 2010’lara doğru bir ara çıkar gibi olduğu rejim ve siyasal yönetememe krizlerine yeniden bu defa boylu boyunca girmesini getirmiştir. Türkiye kapitalizminin yapısal bağımlılık ilişkilerinin ve gelişim dinamiklerinin prematüre halinin onu dönem dönem soktuğu ekonomik krizlere bu defa, yönetememe krizinin de çarpan etkisiyle hiç olmadığı ölçü ve derinlikte savrulmuştur. Rejim krizi ile ekonomik krizin Saray/AKP’nin tercihleri ile toplumsal sarsıntıları arttırarak bir sarmal içindeymiş gibi sürekli birbirini büyüterek derinleştiren bu kronikleşmiş kriz halini, egemen siyasal iktidarı Saray/Erdoğan’ı “çivi çiviyi söker” politikalarına, çaresizliğine yöneltiyor. Rejim ve ekonomik krizlere, jeopolitik jeostratejik alanlarda yaşadığı krizlere neden olarak tarif edilen ne varsa onlara daha fazla yüklendi. Tek adam merkezileşmesi eleştirilerine her şeyi daha da kendine/Saray’a bağladı. İnşaat ekonomisi, finansallaşma, borçla büyüme üzerine kurulmuş iktisadi modele yapılan eleştirileri daha fazla inşaat, yol, köprü; daha fazla finansallaşma, borçlanma ile yanıtladı. (Kamu ve özel sektör ile hane halkının borçlanma oranları tarihin en ileri seviyesine ulaşmıştır artık. Ve aklı başında bir çok iktisatçı böyle gidilirse, ödemeler dengesinin tamamen bozulacağını, temerrüte düşmeye kadar varabileceğini söylüyor, uyarıyorlar ama o bunlara hiç aldırmadan, Türkiye Hazinesi ve varlıklarını denetimden kaçırarak, hesap vermeden yürütmeye tam gaz devam ediyor.) Bölgesinde yalnızlaşmasına neden olan siyasi-askeri çıkışlarına dönük eleştirilere daha fazla ülkelerle sorun çıkartarak askeri gücünü Kafkaslar’ dan Irak-Suriye’ye oradan D. Akdeniz ve Libya’ya yayarak karşılık veriyor. Onun kitabında geri adım diye bir şey yoktur zira. Ve fakat; tüm bunlar demagojik-şoven “kızıl elma” klipleri yayınlayarak, ajitatif propagandayla örtülemeyecek kadar Türkiye kapitalizminin yapısını bozmakta, onun çürüyerek metabolizmasında tedavisi mümkün olmayan arazlar yaratıyor.

17. Emperyalist kapitalist sistem derin bir kriz halinde; öyle ki yönetenler eskisi gibi yönetemiyor; yönetilenler de eskisi gibi yönetilmek istemiyorlar. Yönetenler ve yönetilenler yerelden bölgesele oradan küresele belli hiyerarşiler oluşturarak katmanlaşsa da artık egemenlik ilişkileri her düzeyden sorgulanmakta, değişen-dönüşüme zorlanan güç dengeleri ve sınıfsal-siyasal-ekonomik ilişkiler sınıf mücadelelerini tüm parametrelerinde statükoyu ve dengeleri sarsmakta, çelişkileri derinleştirmektedir. Emperyalist kapitalist güçler arasındaki küresel-bölgesel güç, hegemonya dağılımı, çelişkileri; emperyalizme bağımlı-yarı sömürge burjuvaları ve halklarıyla çelişkiler; ve burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişkiler hiç olmadığı kadar derinleşmiştir. Sistem günü geçmiş kurum ve egemenlik ilişkilerinin sürdürülüş biçimini revize edip, bir üst düzeyden organize edemeyince yönetilenlerin arayış ve tepkileri de kontrol edilemez hale geliyor. Ezilen sömürülen kesimlerin kendilerine dayatılan yaşam ve çalışma, yönetilme biçimlerine; neoliberal-faşist düzenin ırkçı, kadın düşmanı, homofobik, işçi sınıfı karşıtı ve göçmen düşmanı ideolojik-politik-kültürel saldırganlığına karşı yönelttikleri tepkiler lokal isyan ve ayaklanmalar halinde kendini dışa vuruyor. Son dönemlerde ABD’de, dizginlerinden boşanan ırkçı, faşist polis-devlet terörüne ve onun köleci tarihsel temellerine karşı yükseltilen “Black Life Matter” hareketi, isyanı ezilen-sömürülen işçi sınıfı kesimlerinin siyasal bilinç olarak geliştiğini, bastırılan her isyanın ardından düşman tanımının fluluktan netliğe doğru geliştiği de görülmektedir. ABD emperyalizmi, neoliberal kapitalist sistemin bir ürünü olan ırkçılığın, polis terörünün sorumlusu olarak Trump’ı işaret edip tepkileri oraya yöneltmeye ve böylece sistemi aklamaya çalışması da gözlerden kaçmıyor. Temelinde işçi sınıfı düşmanlığı olan sınıfsal-tarihsel temellerin ürünü olan bu gün ki ezme-ezilme ilişkileri sistemiktir. Ne Biden bunların dışındadır, ne de Trump’ la başlamıştır. Cumhuriyetçiler ile demokratlar sömürü düzeni konusunda bir itilaf yaşamıyorlar. Onların sorunu sömürü pastasından, güç ve egemenlik ilişkilerinden hangi kesimin ne kadar pay alacağı ile ilgilidir. İdeolojik-siyasal farklar da, politik söylemler de bu amaç için farklılaşır sadece. Ezilen-sömürülen sınıf ve kesimlerin çıkarları sermaye düzenini bütün olarak reddedip, sosyalist işçi demokrasisi düzenini inşa etmekten  geçmektedir sadece. Başka bir çıkış yolu, insanca yaşam koşulu yoktur.

18. Dünya işçi sınıfı ve ezilen ve sömürülen halklar için yokluk ve yoksunluk koşulları krizin derinleşmesine paralel katlanılmaz hale gelecektir. Tüm dünyada eş zamanlı yükseltilen şoven-milliyetçi dalga kapitalizmin krizi ve sermaye gruplarının arasındaki yıkıcı rekabet ve işçi sınıflarının eskisi gibi yönetilmek istemeyişlerinin sonucudur. Ulusal birlik, beraberlik demegojileri sermaye sınıfının kendi çıkarlarını işçi sınıflarına ( ide-kültürel tüm taşıyıcı araçları yoğun olarak kullanarak) dayatma, onların da çıkarınaymış gibi sunmak için yükseltilir. Burjuvazi kendi çıkarını ve gündemini emekçi sınıflara kabul ettirebildiği oranda iktidarını ve sistemini sürdürebilir. İşçi sınıfları kendi gündem ve çıkarlarını belirleyip, kendi sınıfsal çıkarlarının peşinden gitmeye başlayacaktır. Burjuvazinin çıkarları gereği işçi sınıflarının farklı ulusal bölüklerinin birbirlerine düşmanlaştırılması anlamına gelen şoven milliyetçilik, sağcılık ve onun gereği olarak faşist parti ve liderlerin yaygınlaşması (muhalefetteki sermaye çevrelerinin de bu politik iklimin gereğine uygun olarak konumlanmaları) kapitalizmin krizinin derinliğine ve artık yönetemediğine işarettir. Hem kendi içinde, hem de küresel-bölgesel düzeyde hegemonya kuramayan, rıza üretemeyen emperyalist kapitalistler doğal olarak rızayı sağlamak için ellerine sopayı alıyor ve bunu kullanabilecek politik-faşist kesimleri öne sürüyorlar. Faşist yönetimler, anlayışlar, politikalar bu neden ve ihtiyaçla yükseliyor, beyaz gömlekler kahverengiyle değiştiriliyor!..

19. Dünya işçi sınıfının üretimi arttıkça yoksulluğu artıyor. Burjuvazi semirdikçe işçi sınıfı aynı oranda fakirleşiyor. (Her yıl düzenlenen küresel gelir tabloları, en zenginleri ile en yoksullar arasındaki uçurumun derinleştiğini, bir avuç mali oligarşik asalağın dünyadaki toplumsal üretimin büyük bir bölümüne el koyarken, işçi sınıfları ve orta sınıf denilen ama bu gün işçi sınıfları çok aşağı bastırıldığı için aslında dünün işçi sınıflarının konumuna itilmiş orta sınıfların payına düşen gelir sürekli azalıyor. Küresel kurumların veri tabloları, grafikleri bunlarla dolup taşıyor.) Milyonlarca insandan gasp edilen zenginlik sermaye olarak bir avuç insanın elinde birikiyor. Bu çelişki elbetteki sürdürülemez. Tarihsel bir sınırı vardır. Kapitalizmin yönetme becerisini yitirmesine paralel kitleler de yeni arayışlar da belirginleşir. Devrimci, komünist önderlik ve program çerçevesinde bir araya gelemeyen kitleler spontane süreçlerin parçası olurlar. Öfke kusulur, tepki ifade edilir ama verili ekonomik-siyasal ilişkileri çok da sarsan bir sonuç doğurmaz, en çok iktidardaki burjuva hükümeti sarsar. Örgütsüz bir işçi sınıfı zayıftır, politik olarak kazanım sağlayacak, bunu koruyup ileri taşıyacak güç ve liderlikten de mahrumdur. O nedenle işçi sınıfı içerisindeki devrimci çalışma, proletarya sosyalizminin ideolojik-politik etkinliği arttırılmalı, işçi sınıfına kendisi için (ve diğer toplumsal kesimlerin önderliği için) sınıf olma bilinci taşınmalıdır.

20. İşçi sınıflarının öncü kesimlerinden başlayarak devrimci bir anti-kapitalist, anti-emperyalist, anti-faşist bilinç oluşturmak, emperyalist kapitalizmin genel bunalımı koşullarında temel önemdeki halkadır. Bunu başarabildiğimiz oranda çürüyen ve asalaklaşan sistemin krizlerin yükünü ve faturasını emekçi halklara yıkmasını da engelleme yönünde güçlü bir barikat oluşturmuş oluruz. Emperyalist kapitalizmin işçi sınıflarının devrimci, sosyalist temeldeki karşıt mücadeleleri olmadığı, zayıf kaldığı koşullarda bütün kriz ve bunalımlarını belli sermaye yıkımı pahasına, faturayı işçi ve emekçilere bağımlı, yarı-sömürge halklarına yıkarak, çürüme ve yozlaşma eğilimini derinleştirerek merkezi ekonomik-siyasi yoğunlaşmayı arttırarak bir şekilde aşacak yolu bulur. Kapitalizmin tarihi bunun örnekleriyle doludur. Ve fakat aşılan her kriz bir sonraki krizin şiddetini arttırmaktan öte bir işe de yaramaz. Emperyalist hegemonya ve rejim krizleri de, güç ve egemenlik, Pazar mücadeleleri krizlerinin tarihi de benzer örneklerle doludur. Emperyalist kapitalizm işçi sınıfı önderliğinde bir sosyalist devrimle yıkılmadığı sürece de krizler barbarlık koşullarını derinleştirmekten öte bir sonuç üretemeyecektir…                   

Ercan Akpınar

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi

C-92

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*