Home » GÜNDEM » Daha Fazla Neoliberalizm…

Daha Fazla Neoliberalizm…

Ercan Akpınar’ın ABD seçimleri üzerine yazdığı değerlendirme yazısını okurlarımızla paylaşıyoruz.

ABD emperyalizmi rejim ve hegemonya krizleri içinde, pandemi sürecinin ağırlaştırdığı ekonomik kriz, durgunluk, resesyon koşullarında, artan toplumsal-sınıfsal kutuplaşma ve isyan dalgaları altında bir Başkanlık Seçimi yaşadı. Önümüzdeki 4 yıl boyunca ABD işçi sınıfının ve Dünya işçi sınıfları ve ezilen halkların sömürüsünden hangi emperyalist tekellerin aslan payını alacağının seçimi de böylece yapılmış oldu !.. Meczup Trump ile ihtiyar Biden arasında geçen Başkanlık seçimleri emperyalist çürümüşlüğün resmi geçidi gibiydi. Yükseltilen Trump nefretine emperyalist kapitalist sömürü düzenini aklama, krizleri gerçek nedenini gizleme çabaları içinde yaşandı bu seçim süreci de…  Tüm dünyada sanki küresel hükümet / Başkan seçilmiyormuşçasına “ilgiyle” takip edilen ABD seçimlerinin sonuçları, emperyalist kapitalist rejim ve hegemonya krizlerini yeni dönemde nasıl şekilleneceği üzerinde de belirleyici olacaktır.

               Emperyalist mali oligarşik burjuva kesimler arasındaki rekabet ve çatışma hem küresel, hem de yerel de şiddetleniyor. Küresel düzeyden yapılan toplumsal üretim ile özel mülkiyet düzeni, bölüşüm ilişkileri arasındaki çelişki kapitalizmin diğer yapısal kriz parametreleri ile (kar oranlarının düşerek sermayenin kendini gerçekleştirmede yaşadığı derin kriz, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki uzlaşmaz çelişkilerin keskinleşmesi, aşırı finansallaşma ve borç krizleri gibi…) birleşerek küresel düzeyden bir rejim ve yönetememe krizi, iktidar boşluğu, göreli olarak kurulmuş güç denge ve statükolarının işlemez hale gelmesine yol açıyor.

               ABD’de yapılan başkanlık seçimlerinde adaylar ve temsil ettikleri sermaye kesimleri kriz ve hegemonya kaybına dair çözüm politikalarında farklı yöntemler savunuyorlar. Trump döneminde de  küresel hegemonyasında irtifa kaybı süren ABD’de “içe kapanmacı”, hegemonya kurmayı tehdit, şantaj ve silah gösterme, ekonomik-siyasi-ticari “savaşlar” ile tek başına sağlayabileceğini ( “önce ABD” sloganıyla) –hele de bugün ki düzeyde- düşünen neoliberal faşist Trump iktidarı ile Obama çizgisine dönmeyi, Atlantik İttifakını yeniden çalıştırmayı, küresel liderliğini yeniden ele almanın siyasal, diplomatik, askeri, ekonomik tüm araçlarını etkin kullanmayı öneren ( “liberal müdahalecilik” deniyor) ; ekonomik, siyasal krizlerden bunalmış ABD işçi sınıfını, grev-isyan dalgasından uzak tutacak, onları beklentiye sokarak Trump döneminin yıkıcı toplumsal –sınıfsal kutuplaşmalarını hafifletmeyi hedefe koyan Biden çizgisi arasında geçti seçim yarışı. Trump döneminde ABD tekelci burjuvazisi devlet teşvikleri ile servetlerine servet katarken yoksullaşma düzeyinin artması, kapitalist birikimin mutlak genel yasasının, yani zenginlik ve yoksulluğun karşıt uçlarda büyümeye devam ettiğini gösterdi. (*Dipnot) Neoliberal sağlık ve eğitim politikalarının pandemi sürecinde çökmesi, halk sağlığının hiçbir kamusal güvence altında olmayışı, tüm kaynakların sermayeye peşkeş çekilmesi ezilen, sömürülen, pandemi karşısında savunmasız bırakılan kesimlerin sistem üzerindeki baskısı seçimlerin sonuçları üzerinde belirleyici oldu.

               Obama Başkanlık döneminde emperyalist mali oligarşiyi ve ırkçı beyaz üstünlüğünü savunan kesimleri kazanmak, hiç olmazsa “hiçbir şeyin değişmeyeceğini” ( aynı mesajı Biden’da bu seçim sürecinde Wall Strett’te sık sık tekrar etti) göstermek için demokrat partinin ‘sağ kanat’ ürünü ve ırksal ayrımın destekçisi Biden’ı yardımcısı olarak göstermişti. Kapitalizmin krizinin pandemi koşullarında hiç olmadığı kadar derinleştiği; işçi sınıfının, ırksal ayrıma uğrayan kesimlerin sınıfsal-siyasal-demokratik hak ve özgürlük taleplerinin Obamay’ı iktidara taşıyan dalgadan daha yaygın ve güçlü olduğu kesitte, Trump’ın ırkçı, faşist, sermaye yanlısı neomuhafazakar politikalarına karşı Biden’ın umut olarak gösterilmesi manidar. ABD egemen sınıflarının Biden’a üzerine oturmayan bir “demokrat” imajı yaratmaya çalışırken, başkan yardımcısı olarak aday gösterilen siyah, Asya kökenli bir kadın olan Kamala Harris bu tabloyu tamamlıyor. Fakat görünenle arkasındaki gerçek arasındaki çelişki gizlenemiyor. Biden’da, Harris’de tipik, sağcı neoliberaller. Zaten öyle olmasalardı aday olmaları zor olur, Janders gibi bir şekilde engellenirlerdi. Biden’ın başkanlığında Trump’ın tepki çeken neoliberal uygulamaları yeni makyajlarla sürecek, daha fazla neoliberalizmle ile kriz atlatılmaya çalışılacaktır. Trump zehirdi, Biden şekere bulanmış zehir olacak. Ve gerçek karakteri çok geçmeden ortaya çıkacaktır.

               ABD’de yükselen eşitlik ve özgürlük talepleri, herkes için sağlık, eğitim ve insanca yaşayacak ücret ve çalışma koşulları, sosyalist temelde adalet istemleri siyahi George Floyd’un ırkçı-faşist polis tarafından öldürülmesinin ardından büyümüş, merkezinde işçi sınıflarının olduğu, ırkçlığı red eden politik seviyesi yüksek kitle isyanları patlamıştı. Trump’ın gerçek karakterini, Pandemi koşullarda izlediği politikalarla; tekelci, faşist, gerici, ırkçı yönünü açık ederek, halkı yok ve yük sayan küstah yaklaşımını dolaysızca ortaya sermişti. Temsilcisi olduğu sermaye kesimlerinin toplumsal üretimden el koydukları, gasp ettikleri payı hiç olmadığı kadar arttığı bir süreçte sınıfsal ayrımlarda o oranda keskinleşmişti. Bir rejim ve yönetememe krizinin, hegemonya kaybının, ABD’nin sınıfsal-toplumsal yapısında olan kaynaşmanın, emperyalist mali asalaklık, çürüme ve yozlaşmanın toplumda oluşturduğu koşullarda ortaya çıkan politik şartlar Trump gibi bir zeka engelli, ırkçı bir meczubu sırf zenginliğini kullanarak Başkan olmasını beraberinde getirmişti. Dört yıllık iktidarında emperyalist mali oligarşik devlet iktidarının, ‘müesses nizamın’ düzeltme ve müdahaleleriyle toparlamaya çalıştığı Trump dönemi kriz ve çürümenin yüze vurmuş haliydi. Seçimlerin ardından kaybettiği kesinleşmiş olsa bile hala bir şeylere, “hiçbir şey olmasa bile kesin bir şeyler oldu” (!) diyerek itiraz etme çabası da yozlaşmanın bir başka tezahürü.

               Kapitalizm üretici güçlerle, üretim arasındaki çelişkileri yönetemiyor, kitlelerin artan talep ve ihtiyaçları, özel mülkiyet düzeniyle karşılanamıyor. Toplumsal üretim hiç olmadığı kadar gelişmiş, istisnasız her alanda ihtiyaçtan fazla üretim yapabiliyorken, kapitalist özel mülkiyet düzeninin, yoksulluk ve yoksunluk üretmeye devam etmesi, gelir adaletsizliğini ucalara taşıyarak zengin ve yoksul arasındaki uçurumu büyütmesi onun rejim ve yönetememe krizlerine savrulmasının temel nedenidir. Kapitalist egemenlik ve toplumsal kaynakların paylaşımındaki sınıfsal ve ırksal hiyerarşi, ABD emperyalizminin kölecilik üzerine kurulmuş toplumsal-sınıfsal-siyasal temelleri günümüzde sermayenin daralan kar oranları nedeniyle içine girdiği krizden etkilenmekte; özellikle kendini egemen sınıfın bir parçası sanan beyaz orta sınıfların proletaryanın saflarına savrulup konum kaybına uğramaları çeşitli travmatik sonuçlar doğurmaktadır. Neoliberal faşist düzen partileri küresel düzeyden üretilen artı-değerinden ABD emperyalist tekellerine düşen payın azalmasının ( hegemonya kaybının bir sonucu da budur) getirdiği azami kar açığının giderilmesi için, çalışan sınıfların ücret ve sosyal haklarının, kamu kaynaklarının sermayeye aktarılabilmesi için ırkçılığı ve mülteci karşıtlığını, kimi soyut ayrımları körüklemekte, milliyetçiliği kışkırtmaktadır. Diğer yandan proletaryanın artan toplumsallaşması ve yakıcı ihtiyaçları sınıf bilincini geliştiren gerçek düşmanı görebilen bir hareketi de mayalandırıyor. Son yıllarda ırkçılığa karşı gelişen, tüm ezilen toplumsal katmanların katıldığı isyanlardan, anti kapitalist, anti küreselleşmeci hareketlere kadar bir dizi önemli sınıf savaşımı örneği yaratan, ABD işçi sınıflarının faşist sermaye iktidarlarına karşı kendi talepleriyle mücadele yürütmesi öne çıkmaktadır. Bu mücadelenin hedefinde sermayenin en gerici, en bağnaz, diktatörlük yanlısı sağcı faşist liderliği, yani Trump’ın olması doğaldır. ABD’de Biden’ın kazanmasından çok Trump’ın kaybetmesi önemliydi. Toplumun büyük bölümünün nefretini kazanmış, uyguladığı neoliberalizmin gözü kara sermaye seviciliğini gizleme gereği bile duymamış Trump, iktidardan indirildi. Yerine Biden geçecek. İşçi-emekçi sınıfların talep, istem ve özlemleri Trump nefreti sayesinde iktidara gelen Biden tarafından muhtemelen karşılanmayacak, aralarında üslup dışında bir fark olmayacak. ABD halkına verilen daha fazla sosyal devlet vaadi muhtemel ki karşılık bulmayacak, daha fazla neoliberalizm yönünde koşullar zorlanmaya devam edecektir.

               ABD emperyalizmi Biden’ın başkanlığında kuracağı yeni kabineyle, halen rakipsiz olan askeri gücünü daha aktif kullanarak çözülen küresel hegemonyasını tekrar güçlendirmek, sermayenin kar realizasyonunu yeniden işler hale getirmek (rakip güçlerle rekabeti arttırmak yani) , ekonomik-siyasal krizlerle yeni sağlık krizinin çözümü için yoğunlaşarak rejimi restorasyonuna yüklenecektir. Biden’ın tüm söylemlerine yansıyan liberal politikaların yeniden güçlendirileceği ifadelerle ( geçmiş kanlı pratiklerine bakınca yeniden emperyalist paylaşım savaşları, işgal ve yıkımların yaşanacağını düşündürtüyor) emperyalist kapitalizmin mali oligarşik tekellerinin, dünya burjuvazisinin küresel düzeyden yaşadığı ekonomik, siyasal, sınıfsal krizlere çözüm bulma nafile çabasıdır. Ezilen-sömürülen sınıfların yükselteceği savaşımın düzeyine bağlı olarak kimi kısmı Keynesyen politikalar içermesi (bu da ancak emperyalist hegemonyasını tamir edip, küresel düzeyde üretilen artı-değer sömürüsünden payını arttırmasına bağlı olarak gelişebilir. O durumda, içerde ABD emekçilerine biraz daha “cömert” olabilirler… ) sürpriz olmayacaksa da “yeni” siyasal çizgide egemen renk yine neoliberalizm yönünde olacaktır.

               Trump döneminin faşist politikalarının tamamen terk edileceği düşünülmemelidir. Uygulanacak kriz yönetimi her aracı kullanarak rejim ve hegemonya krizinin aşılarak yeniden istikrarlı bir döneme girilmesini sağlama yönünde olacaktır. Sistemik yapısal kriz, sermayenin gerçekleşmesini zora sokan daralan pazarlar, kar oranlarının düşme eğilimi, ve rekabet ortamında sorunlar kolay kolay çözülecek gibi durmamaktadır. Sorun 2008’den bugüne kesintisiz süren ekonomik krizin durgunluk aşamasına takılıp kalması, pandemi sürecinin yıkıcı sonuçlarıyla taşınamaz hale gelmesi, sistemin tarihsel sonuna yaklaştıkça vizyon ve yenilenme yeteneğini yitirmiş olmasıdır. Emperyalistler üretici güçleri geliştiremediği, yeni sermaye değerlenme alanları yaratamadığı için var olan artı-değer, kar kaynaklarının mutlak ve göreli sömürüsüne daha fazla yüklenmek durumundalar. Bu da işçi sınıfının, bağımlı ve yarı sömürge ülke halklarının, doğal çevrenin üzerindeki sömürü ve ezme baskısının artacağı anlamına gelir. Öyle ya da böyle fatura birilerine kesilecek keskin rekabette kimi sermaye kesimleri de kurtlar sofrasının menüsüne dahil edilecektir. Önümüzdeki süreçte cepheleşmelerle birleşik sert bir rekabet ortamı gelişecektir. Biden’ın “Demokratik (!) Uluslar Kongresi” toplayacağının ilan etmesi yeni kamplaşmaların yaşanacağını göstermektedir. Çin ve Rusya karşısında Atlantik İttifakının yeniden ortak çıkarlar etrafında tanımlanacağının ifadesi olan bu girişimler ekonomik, siyasi, askeri sonuçlar doğuracaktır. İttifak ilişkilerinin bozulduğu, ülke ve tekeller arası rekabet düzeyinin küresel kurumların (NATO, BM, DTÖ, DSÖ…vd) işlevini bozduğu koşullarda yeni ittifaklar oluşturmak krizin derinliğine paralel yakıcı bir ihtiyaç olduğu kadar, her bir gücün o ittifak içinde kendi konumunu ittifakın ortak çıkarları üzerine çıkarmaya daha fazla çalışacağını düşündüğümüzde, çelişki-çatışmalı, kaotik bir sürecin yaşanacağını öngörebiliriz. Eski dünya ve ilişkiler yıkılmış yenisinin nasıl kurulacağı ise belirsizdir. Tüm güçler hem kendi içlerinde ideolojik-siyasal-politik pozisyonlarını belirlemekte zorlanmakta, hem de birilerine karşı stratejik-istikrarlı pozisyonlar alamamaktadırlar. Bu durum cepheleşmenin de o kadar kolay kurulamayacağını, tüm parametrelerde stratejik bir ittifakın oluşturulamayacağını, sorun bazlı işbirliklerinin zorlanacağını gösterse de, eğer kriz askeri alana taşınırsa keskinleşen, yakıcılaşan çelişkiler tüm güçleri ancak o zaman taraf olmaya, bir cepheye katılmaya zorlayacaktır. Bunun dışında katı sınırlar, aşılmaz duvarlar olmayacaktır. Katı olan herşey buharlaşmış, eriyik leşmiş, yapış yapış haldedir zira.

               Önümüzdeki süreçte ekonomik krizlere dair dünya genelinde bağımlı ve yarı sömürge ülkelere IMF, DB merkezli krizden çıkış programları, stand-by uygulamaları dayatılmaya başlanacaktır. ABD ve AB emperyalistleri arasında Biden’ın seçilmesiyle bu yöndeki eğilimler artacaktır. Atlantik İttifakındaki bu yeni gelişmelere karşı Çin, bölgesindeki 15 ülke ile yaptığı tarihin en büyük ticari antlaşmasıyla yanıt vermişti. Üstelik Japonya, Güney Kore ve Avustralya gibi geleneksel ABD ittifaklarını da bu antlaşmaya dahil ederek ABD hegemonyasına bir darbe daha vurmuş oldu. Çin ekonomik, Rusya daha çok askeri gücünü kullanarak siyasal pozisyonlarını geliştirmeye odaklansalar da emperyalist hegemonya kurmak için yeterli düzeye ulaştıkları söylenemez. Fakat adım adım ilerleyerek rakip hegemonik gücün dayanaklarını zayıflatmakta, sabırlı bir strateji izlemekteler. ABD’de, Çin’i ve Rusya’yı bölgesel bir güç olarak kalmaları için çevrelemeye, sıkıştırmaya devam edecektir.

               Emperyalist hegemonya mücadelelerinin keskinleştiği böyle süreçlerde filler tepişirken, ezilen hep çimenler olur. Bağımlı ve yarı sömürge ülkelerde yaşanan bu krizden en fazla etkilenen ülkeler olacaktır. Emperyalistler arası çelişkilerden yararlanarak politika üretmeye çalışmak bir dönem için günü kurtarmaya yeterli gelmiş olsa da önümüzdeki süreçteki saflaşmalarda pozisyon belirleme zorunluluğu önlerine hem ödev olarak (“yapısal reformlar” gibi mesela !) konulacak, hem de emperyalist mali sermayeye daha fazla değerlenme alanı sunma baskısıyla karşılaşacaklardır. Türkiye’nin yaşadığı ekonomik-siyasal rejim ve yönetememe krizleri ile uluslararası ilişkilerde yaşadığı yalnızlaşmanın faturası olarak önüne konan hesabı ödemenin ilk adımı olarak faizlerin %15’e çekmesi bu sürecin bir ürünüdür ve muhtemelen ödeyeceği bedel bununla sınırlı kalmayacak. Mali oligarşiye daha fazla kaynak aktarmak durumunda kalacağı gibi jeopolitik konumunu gözden geçirmekle de  yüzleşecektir. Türkiye’deki iktidarın ( ve sermaye birikim süreçlerinin) ve temsilcisi olduğu burjuva kesimlerin ekonomik bağımlılık düzeyi emperyalist mali fonlar üzerinden büyük oranda inşa edildiği için de bundan kaçışı olmayacaktır. Dış kaynak, emperyalist fonlar olmadan Türkiye kapitalizmi dönmediği gibi bağımlı tekelci burjuvazinin bu fonları bir sermaye birikim aracı olarak görmeleri de (bu nedenle gelen fonları rant ekonomisi denen hızlı değerlenme alanlarına, inşaat, ticaret vd alanlara yatırıp üretimden kaçarlar) bağımlılık karakterinin devamını sağlamaktadır. Emperyalistlerde bu “bağımlılık” ilişkisini tepe tepe kullanmaya devam etmektedirler. Bağımlılık ilişkisi derinleştikçe de milliyetçi hamaset “yerli-milli” nutukları da o oranda artmaktadır. Çelişki mi bu? Hayır! Bir ilişkiyi örtmenin demagojik perdesi sadece!..

               Transatlantik ittifakının Biden’ın seçilmesiyle Trump döneminin yarattığı hasarı restore ederek, yeni bir biçimde yola devam edeceğini, en azından AB’nin lider ülkeleri Fransa ve Almanya’da bu yönde bir heyecan ve beklenti olduğu görülüyor. Biden’ı kutlama mesajlarındaki vurgular dikkat çekiciydi. Propaganda sürecinde Biden’ın da bu yönde mesajlar verdiğini hatırlarsak uluslararası ilişkilerde yeni bir sayfanın çevrileceğini, yeni ittifakların yeniden şekilleneceğini daha rahat söyleyebiliriz. Sağcı, popülist, neomuhafazakar, neoliberal siyasal gericiliğin yoğunlaştığı rejimlerde faşizm yönünde inşaya girişen kimi rejimlerde farklı gelişmeler, rüzgarın “ters” yönden esmesi beklenebilir. Türkiye de bu ülkelerin başında geliyor. Transatlantik ittifakını oluşturan büyük güçlerle olan bağımlılık ilişkisi içine savrulduğu derin ekonomik kriz koşullarında onu akıntıya uymaya zorlayacaktır. Nasıl ki Trump iktidara geldiğinde siyasal baskı ve zoru arttırıp, demokratik hak ve özgürlükleri kısıtlamak için uygun bir ortam buldularsa; ABD emperyalizminin yeni yöneliminden yansıyacak kimi burjuva demokratik söylemlerden de etkilenecektir. Fakat bu “demokrasi” söylemi, neoliberalizmle harmanlanmış, gericilik dozu hala yüksek bir içerikte olacaktır. Dünyada ve Türkiye’de artık işçi ve emekçi sınıfların eskisi gibi yönetilmek istemediği, pandemi krizi sürecinde neoliberal devlet ve piyasacılığın kamunun, yani halkın çıkarları aleyhine çalıştığı çok açık görüldüğü koşullarda, ezilenlerin tepkilerini soğurabilmek için kimi “demokratik” adımlar atmak zorunda kalmaları, onları elbette ki demokrat yapmayacak. Yönetememe krizlerini kontrol altına alma çabası olarak gelişecektir. Türkiye tekelci burjuvazisi bu noktada bu sürece adapte olabilirse, krizin faturasını ödemekten kendini bir nebze kurtarabilir ama AKP iktidarının arkasındaki-mesafeli- de olsa desteğini sürdürürse bunun sonuçlarını ağır bir şekilde yaşayacaktır.

               ABD başkanlık seçimlerini Biden’ın kazanmasının ardından Türkiye siyasetinde yaşanan talep ve “küresel ekonomik-siyasal süreçlere uyum gösterme” arayışı da başladı. Uluslararası emperyalist kapitalist sistemde oluşan hegemonya boşluğunda büyük güçler arasındaki çelişkilerde yararlanma üzerine kurulan, stratejik bir planı olmayan, konjonktürel değişimlere ayak uydurmaya çalışırken tüccar mantığıyla günü kurtarma telaşıyla hareket eden AKP/Saray iktidarının oyun alanının daralacağı açıkça görülüyor. Biden’ın Rusya-Çin karşısında, “burjuva liberal demokratik” ilkeleri öne çıkararak kuracağını ilan ettiği “demokratik uluslar ittifakı ABD ve AB’ yi hızla birbirine yaklaştırabilir. Küresel hegemonyasını restorasyonuna girişecek olan ABD emperyalizmi Türkiye ile olan ilişkilerini de bu çerçevede düzenleyeceğini ilan etmişti. Statükoyu sürdürmek, içine saplandıkları milliyetçi, muhafazakar, faşist çizgide kalabilmek için Trump’ın kazanmasını isteyen, bekleyen AKP/Erdoğan hayal kırıklığına uğradı. Ekonomik kriz ve pandemi sürecinde zorlanan, ekonomisini döndürmek için dış finansmana ihtiyaç duyan Türkşiye kapitalizmi AKP liderliğinde bir yol ayrımına gelmiş durumda. “Damat olayı” ve ardından alel acele ekonomi ve hukuk alanında reformlar yapılacağının ilanı çok telaşlı olduklarının da dışa vurumu oldu. Uluslararası sistemde ki yeni cepheleşme de safını belirlemek zorunda olduğunu, artık pabucun pahalı olduğunu gören AKP/Erdoğan çark etmeye çalışılıyor ama çarklar reform yönüne döndürülemeyecek kadar paslanmış durumda olduğu gibi, Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri de artık ne bu şekilde yönetilmek istiyor ne de demogoji ve aldatmalara inanıyorlar. Reformlar için ne bir vizyonu, ne de kadrosu bulunan iktidarın MHP’yle olan taşlaşmış faşist ittifakından ezilen-sömürülen kesimlerin taleplerine ilişkin hiçbir şey duyulamayacağı şüpheye yer bırakmayacak kadar kesindir. Ne ekonomik alanda, ne de siyasal demokratik hak ve özgürlükler alanında işçi ve emekçiler lehine tek bir taşın bile yeri değiştirilemeyecektir. Zira köpeklerin serbest dolaşabilmesi için taşların bağlı olması bir zorunluluktur!…

Ercan Akpınar

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi          

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*