Home » GENÇLİK » Boğaziçi direnişi: Bir giriş

Boğaziçi direnişi: Bir giriş

Boğaziçi direnişine karşı burjuva devlet iktidarının gerici-faşist operasyonları ve zorbalıkla bastırma harekatı geri tepiyor.

Sayısız gözaltı (3 günde Boğaziçi ve dayanışma eylemlerinden gözaltına alınanların toplam sayısı 300 kişiyi buldu), polis zorbalığı, tutuklamalar, hedef göstermeler, kara propaganda sökmedi. Her saldırı, direniş ve dayanışmayı daha da büyüttü. Her zorbalık ve kara propaganda saldırısı, direniş ve taleplerin toplumsal olarak daha fazla meşrulaşmasına ve destek-dayanışma halkalarının genişlemesine yol açıyor.

Boğaziçi’nde direnişe aktif katılanların öğrenci ve öğretim üyelerinin sayısı daha bir arttı. (Rektörlük binası önünde direniş nöbetine katılan hocaların sayısı 80-100 kişiyken son saldırılardan sonra 250’yi aştı. Üniversitede toplam 419 tam zamanlı öğretim üyesi olduğu düşünüldüğünde, gerçekten görülmemiş bir sayı ve oran.)

Boğaziçi direnişinin aktif dayanışmacılarının sayısı da sıçramalı biçimde arttı ve uluslar arasılaştı. Diğer üniversite öğrencilerinin ve sınırlı da olsa öğretim üyelerinin (ODTÜ, Galatasaray Ün., Mülkiye, ATA Enstitüsü, vd) yanısıra sadece İstanbul’da 30’a yakın lisenin öğrencilerinden gelen destek-dayanışma açıklamaları ve eylemlere katılım, başlıbaşına önemli. (Yeni bir direnişçi, mücadeleci genç kuşak doğuyor!)

Bunun kadar önemlisi, öncü işçi grupları da Kadıköy eylemlerinde yer aldı (Emeğin Gücü, İTK, Kent İşçileri Girişimi, vd). Çeşitli işçi kesimleri ve sendika şubeleri de dayanışma açıklamaları ve eylemleri gerçekleştirdi.

Boğaziçi direnişi, kadın hareketi ve lgbti hareketinin tam ve aktif desteğine sahip. Kayyum CEO-rektörün üniversitedeki lgbti ve kadın araştırmaları klüplerini kapatması, lgbti bireyler üzerinden yapılmaya çalışılan dinci-faşist saldırılar da geri tepti. Lgbti hareketini tam tersine daha geniş bir kesim nezdinde meşrulaştırdı, ülkede ve uluslar arası dayanışmayı artırdı.

Bir çok semt ve mahalleden akşamları tencere tava protestolarıyla yükselen Latin Amerika havasını duymak da ayrı güzel.

Boğaziçi direnişi, uluslar arası planda da yankı yarattı. Uluslar arası tanınmışlığa sahip 3 binden fazla muhalif akademisyenin Boğaziçi’ne destek ve devlet zorbalığına protesto açıklamasının ardından, bir çok ülkede dayanışma eylemleri de örgütlenmeye başlandı.

Boğaziçi direnişi, toplumsallaşan (ve bir ölçüde uluslar arasılaşan) bir direniş hareketine dönüşmeye başladı.

Boğaziçi direnişinin moral ve hegemonik düzlemde şimdiden önemli kazanımları var. En başta devlet-polisin zorbalıkla bastırma girişimlerinin, direnişi bitirmediği gibi daha da yaygınlaştırması ve güçlendirmesi; direnişe karşı beylik dinci-faşist kara propagandanın önemli ölçüde boşa çıkarılması, AKP ve MHP tabanında bile etkisinin sınırlı kalması, direnişin meşruluğunun ve taleplerinin toplumun belirgin çoğunluğu tarafından kabul görmesi ve desteklenmesi.

Metropol Araştırma’nın kamuoyu araştırmasına göre, Boğaziçi direnişinin başlıca talebi olan rektörün öğretim üyeleri tarafından seçilmesi, yüzde 74 tarafından destekleniyor. Rektörün Erdoğan tarafından atanmasını savununlar ise yalnızca yüzde 17 ile sınırlı. Rektörlerin öğretim üyeleri tarafından seçilmesini destekleyenler, AKP’ye oy verenler içinde yüzde 55’i, MHP’ye oy verenler içinde bile yüzde 65’i buluyor. (En yüksek destek oranı ise kuşkusuz HDP tabanında: Yüzde 95.)

Bu, rejimin Boğaziçi direnişi karşısında, şimdilik, ilk elde ideoloji-söylem-propaganda savaşımları cephesinde, ciddi bir yenilgi aldığı anlamına geliyor. Yok “elitler”, yok “teröristler”, yok “Batılı güçlerin ajanları”, yok “milli ve dini değerlerimizden kopmuş dejenere unsurlar” vb artık toplumda bir doygunluğa ulaşmış durumda ve aşırı gerici-faşist partilerin tabanında bile eskisi kadar etkili olamıyor.

Boğaziçi direnişi ise, en başta meşru ve fiili direniş hattı, canlanan ve genişleyen toplumsal dayanışma ve eylem ağları, ve bu temelden sosyal medyanın etkin kullanımı (videolar, yaratılan direniş simgeleri, yalın somut kısa açıklamalar, zorbalığın belgesel teşhiri, çürümüş iktidar ve Bulu’nun her saldırgan demagojisinin anında net ve somut biçimlerde yanıtlanması, bilim, sosyal bilimler ve sanatın direnişi meşrulaştırmada etkili biçimde kullanılması, vd) ile inisiyatifi alıyor ve geliştiriyor.

Boğaziçi direnişi, Gezi’yle benzerlikleri ve farkları üzerinden de tartışılıyor. Şu anki üniversite öğrencileri, Gezi sırasında ortaokul sıralarındaydı. Direnişçi üniversite öğrencilerinin önemli bir kesimi, Gezi eylemlerine katılan veya sempati duyan ailelerden geliyor olabilirler. Ama Gezi dayatılan toplum dizaynına ve cenderesine karşı bir isyan idiyse, bugünkü genç kuşaklar bu dizayn ve cenderenin çok daha pervasızlaşmış, zindanlaşmış ve rendeleyici biçimini bizzat yaşayarak veya tanık olarak yetişmiş olanlar.

Bir çok benzerlik görülebilir: Beyaz yakalı emekçilerin, eğitimli gençlerin, kadınların, lgbti’lerin öne çıkması. Çeşitli toplumsal kesimlerin ve toplumsal muhalefet dinamiklerin biraraya gelmesi ve birlikte hareketi. Çok çeşitli dayanışma ağlarının ortaya çıkması, canlanması, birbirine teğellenmesi ve yayılımı. Çok sayıda eylem, etkinlik, protesto, direniş, yöntem, araç mecrası ve biçiminin birarada kullanılması. Sokağın ve sosyal medyanın etkin ve yaratıcı biçimlerde kullanımı. Özgürlük, demokrasi, katılım, toplumsallaşma istemlerinin; değersizleştirmeye (doğanın, kentsel dokunun, sosyal yaşam alanlarının, kültür-sanatın, bilimin, kadının, gençliğin, lgbtilerin, kürtlerin yıkıcı biçimde değersizleştirilmesine) karşı mücadelenin öne çıkması.

Bir dizi tarihsel fark da var kuşkusuz. Bugün ekonomik krizin birikimli yıkıcı etkileri daha ağır biçimde hissediliyor. Kriz ve çelişkileri daha fazla açığa çıkartıp keskinleştiren pandemi sürecinin deneyimleri var. Günümüz üniversite öğrencileri ve eğitimli gençleri (ve aynı zamanda beyaz yakalı emekçileri) yıkıcı işçileştirilme süreçlerini, tahammül edilmez hale gelen ekonomik-siyasal-toplumsal-cinsel-ekolojik-kültürel baskıyı ve değersizleştirilmeyi ve gelecek kaygılarını daha fazla hissediyor. Gezi kuşaklarının büyük bölümü halen geçiş kuşaklarıydı, bugünkü genç kuşaklar ise teknolojinin, sosyal medyanın, ağ tarzı ilişki ve etkileşimlerin, toplumsal ve ekolojik yıkım ve çığlıkların içine doğmuş olanlar. Erdoğan, AKP, MHP’nin yıpranma süreci ve bir çok açıdan irtifa kaybı çoktan başladı. Gezi’de belirgin bir etkide bulunan dinci-hurafeci-ırkçı-şoven-faşist kara propaganda ve yalanlar hiperenflasyonu da toplumun çoğunluğu nezdinde artık epey “hassasiyet” ve “değer” kaybına uğramış durumda.

Erdoğan iki de bir ideolojik, eğitimsel ve sosyo-kültürel egemenliği halen ele geçiremiş olmaktan yakınır, (Örneğin AKP’li ailelerin çocuklarının ve hatta İmam Hatiplilerin bile azımsanmayacak kısmının deizmi benimsemeye başladığını itiraf etmek zorunda kalmışlardı), son dönemlerde golleri de bu zayıf karınlarından yemeye başlıyorlar. Eh bir de karşılarına Türkiye’nin oldukça nitelikli, köklü ve kurumsal, tarihsel mücadele kazanım ve geleneklerine sahip, bu sayede az çok katılımcı, çoğulcu, yarı-özerk denilebilecek organlar ve kültüre sahip üniversitelerinden birinin bileşenleri blok olarak çıkınca, bu zayıf karınları bir kırılma noktasının sinyallerini vermeye başlıyor.

Mesele yalnızca bir “yaşam tarzı” veya “kültür” değil tabii. Erdoğan aslında damadı görevden almak zorunda kalmakla “ekonomi”ye de hakim olamadığını itiraf etmişti, pandemiyi de eline yüzüne bulaştırdı, kırılma noktaları birbirini izliyor. Aslında bu kırılma noktalarından en önemlilerinden biri de, burjuva muhalefetin (belediye seçimlerindeki “zaferler”ine karşın) majestelerinin muhalefeti olarak hiç bir beklentiye yanıt vermemesi, kitlelerde kendi mücadelelerini kendileri vermeden hiçbir şeyin değişmeyeceği fikrini daha fazla uyandırmaya başlamasıydı.

Boğaziçi direnişinin öncesinde bir dizi önemli işçi direnişi (“Öyle mi Alay Komutanı?!” ve bizzat B.Ü.nün kapısında gerçekleşen BİMEKS direnişi dahil; son 2 yılda işçi grev ve direnişlerinde göreli bir artış kendini hissettiriyor) ve kadın direnişleri (İstanbul Sözleşmesinde rejime geri adım attırma dahil, Erdoğan tam yeniden İstanbul Sözleşmesini kaldırma hamlesine hazırlanıyordu ki, Boğaziçi direnişi onun da önünü kesti!) vardı. Yani Boğaziçi, sınıfsal-toplumsal-cinsel-ulusal-ekolojik direnişlerinin son birkaç yılda yeniden mayalanma sürecinin bir başlangıç noktası değil, işçi, kadın, lgbti mücadelelerin de Boğaziçi direnişi içinde ve üzerinde bir ön etkisi olduğu açıktır. Günümüzde dünya çapındaki direniş hareketlerinde irili ufaklı sıçrama noktaları zaten, her zaman cendereyi ufak ufak aşındırmaya ve çizikler atmaya başlayan bu tür bir ön birikim ve kesişme noktaları (işçi, ezilen cins, ırk, ulus, göçmen, ekoloji, öğrenci direnişleri) üzerinden yükseliyor ve daha büyük dalgaların da zeminini oluşturuyor.

Boğaziçi direnişi, bu süreçte yeni ve daha ileriye doğru bir sıçrama ve kitleselleşme noktası olarak değerlendirebilir. Hemen hemen kimse Boğaziçi’nden böyle bir şey beklemiyordu (hemen hemen kimse Gezi’deki ağaçlardan da öyle bir şey beklemiyordu!) çünkü Boğaziçi’deki tarihsel direniş geleneği ve kazanımları pek bilinmiyor.

Temel bir etken, Boğaziçi’nin Türkiye’deki üniversitelerde örneği nadir olan özgül kurumsal iç yapı, iç güç dengeleri ve iç ilişkiler sistemidir. Bunlar kısmen üniversitenin uluslar arası saygınlığıyla, daha ziyade de tarihsel- uzun soluklu mücadelelerle şekillenmiştir. Boğaziçi’deki kurumsal yapı, işleyiş, ilişkiler ve iç hukuk sistemi kısmen liberal demokratik olarak tanımlanabilir, ancak asıl tarihsel mücadele geleneği ve kazanımlarıyla, “katılımcı, çoğulcu, özerkçi, müzakereci demokrasi”nin de bazı belirimlerini gösterir. (Boğaziçi’nin mücadele tarihi için bkz. https://devrimciproletarya1.net/kimse-bogazicinin-mucadele-gelenegi-ve-kazanimlarini-sinamaya-kalkmasin-bogazicinin-mucadele-tarihi/)

Örneğin feminizm, ekoloji, hatta kısmen Marksizm veya lgbti gibi konuların ders ve araştırma konusu olabildiği nadir üniversitelerdendir. Özellikle sosyal bilim fakültelerindeki öğretim üyeleri, en azından belli ders ve araştırma konularını az çok özerklikle belirleyebilirler ve fakültedeki diğer öğretim üyelerinin oy çokluğuyla (profesör, doçent ve ünvansız öğretim üyelerinin oyları eşit kabul edilirek) onaylanırsa uygulayabilirler. Üst idari birim ve kurulların ders ve araştırma programlarına müdahale yetkisi olmakla birlikte, fakültedeki diğer öğretim üyelerinin çoğunluk onayını almış öğretim üyelerinin özerk mesleki insiyatiflerine genellikle pek müdahale edilmez.

Öğrenci Faaliyetleri Koordinasyonu, Kulüpler-arası Kurul, Tacize Karşı Komisyon, Mezunlar Derneği ve daha etkisiz olmakla birlikte Öğrenci Temsilcileri Konseyi gibi, içlerinde yukarıdan denetim unsurlarının da bulunduğu, ama öğretim üyelerinin ve öğrencilerin de belli sınırlar içinde özerk katılımcı söz ve temsiliyet haklarının olduğu organlar da yine bu çerçevededir.

Kulüp ve toplulukların üniversite ortam ve yaşamında ayrı bir yeri ve etkisi vardır. Sinema, tiyatro, fotoğraf, folklor, dans, ekoloji, teknoloji, dağcılık-mağaracılık, kadın araştırmaları, lgbti diye çeşitlenip giden 44 klüp ve topluluk vardır. Bir çoğu amatör heveslerin ve okulda etkinlikler düzenlemenin ötesinde (bazı öğretim üyelerinden de ve okul dışında ve hatta uluslar arası planda bu konuların uzmanlarından destek alan) ciddi inceleme-araştırma çalışmaları yürütür, bazıları okul dışında da ilgi ve saygı gören periodik yayınlar çıkarır. Örneğin kaç üniversitede yılda disiplinli çalışmayla en az bir kaç tiyatro oyunu çıkaran ve okulun tiyatro sahnesinde birkaç hafta boyunca oynayıp en az bin öğrenci tarafından seyredilip tartışılan tiyatro topluluğu, ve bu topluluğun okul dışında da yüzlerce okuru olan tiyatro dergisi vardır ki?

Tüm bunlara bir de üniversitenin güney kampusünün doğal güzelliği (gözalabildiğine Boğaz manzarası, ormanlar, tarihi binalar, vd) ve okul içindeki yurtlardaki idarenin görece esnekliği eklenince, “çölde vaha” değilse bile, öğrenciler ve öğretim üyeleri arasında kuşaktan kuşağa aktarılan bir “yaşam alanı” felsefesi ve hatta siyaseti ortaya çıkar. Öğrenci ve öğretim üyelerinin önemli bir bölümü, üniversitenin sahip olduğu bu yapı, işleyiş ve ilişki biçimiyle olanakların, ülke ve diğer üniversiteler ortalamasının epey üzerinde olduğunun, özellikle aşırı gerici iktidarlar döneminde fazlaca göze battığının farkındadır; ve bu ilişki ve ortam içinde şekillenirken bilinçli (Boğaziçi’de hemen her öğrenci kuşağı içinde “yaşam alancılar” diye bu kültür ve felsefeyi yayan oldukça geniş bir grup her zaman bulunur!) veya bilinçsiz olarak, okulun içinden veya dışından gelecek her türlü “tehdide” karşı bu olanakları, işleyiş ve kültürü savunmanın ve geliştirmenin de eğitimini almış olur.

Boğaziçi’ndeki bu “yaşam alanı” kültür ve felsefesi, bazan kendini ayrıcalıklı gören bir biçim de gösterebilir (örneğin okulda devrimci gençlik grupları güçlendiği zaman, devrimci fikirleri sorun olarak gördükleri için değil, ama devrimcilerin varlığının devletin ve polisin dikkatini okula çekip bahsettiğimiz “yaşam alanını tehlikeye attıklarını” düşündükleri için, devrimci veya daha radikal eylemlerin karşısında yer alabilirler.) Anti-kapitalist ve/veya katılımcı, çoğulcu, özerkçi, müzakereci demokrasi istemleri için mücadele gibi biçimler de gösterebilir (örneğin okul içinde açılan Starbucks’ı da bu “yaşam alanına” tehdit olarak görüp aylar süren bir mücadeleyle kapatılmasını ve mekanının öğrenci etkinlik alanına çevrilmesini, mevcut rektörlük idaresini yeni katılımcı demokrasi biçimlerini tanımaya zorlayarak sağladıkları gibi. Kuşkusuz Boğaziçi’nde de özel şirketlere danışmanlık ve proje yapan, veya okulda teknoparkta şirket sahibi olan öğretim üyeleri- örneğin BİMEKS’in sahibi profesör- olmakla birlikte, bunlar ODTÜ, İTÜ, Yıldız gibi üniversitelerle karşılaştırıldığında halen oldukça sınırlıdır.)

Ama hele ki bir gerici kapitalizm gurusu üniversiteye kayyum CEO olarak atandığında, o zaman Boğaziçi’nin tüm öz savunma mekanizmaları harekete geçer. Ve bunda bazılarına yukarıda değindiğimiz, öğretim üyeleri kurulları, öğrenci faaliyet ve klüp-topluluk kurulları ve ağları, dernekleri önemli bir rol oynar. Türkiye’de son dönemlerde pek az örneği görülen biçimde, üniversite öğrencileri,araştırma görevlileri, öğretim üyeleri ve işçilerinin birlikte hareket etmesi ve direnmesini de bu kısmi özerk-katılımcı organ ve ağlar sağlar. 4 bin kişilik öğrenci yurtlarının kampus içinde olması, öğrenci evlerinin de genellikle Hisarüstü, Beşiktaş, Sarıyer gibi emekçi ve beyaz yakalı “muhalif” ve “Gezici” mahalle ve semtlerde olması da, bu kaynaşma ve direniş olanaklarını artırır.

Ancak Boğaziçi’deki bu doku ve işleyiş biçimi, yer yer burjuva neoliberal demokrasinin de sınırlarını zorlayan tarihsel mücadele kazanımları da olsa, idealize edilmemeli, sınırları da görülmelidir. Evet Boğaziçi’nin bu kısmi çoğulcu-katılımcı-özerk-müzakereci “yaşam alanı”nda dinci, tarikatçı, faşist öğrenci-öğretim üyeleri grupları pek barınamaz, müslüman öğrenci grupları bile oldukça liberaldir, islam ile lgbti ilişkisini tartışır ve anlamaya çalışırlar. Ama radikal ve devrimci sol öğrenci grupları da uzun süreli varlığını sürdürebilmesi, kuşaktan kuşağa geçiş yapabilmesi de zor olabilir, okulun bu oldukça yerleşik liberal-demokratik atmosferi onların da çoğunu özümseyip kendine uydurmaya başlayabilir.

Boğaziçi’nin kurumsal yapı ve işleyişi, “yaşam alanı” Türkiye’deki diğer üniversite ve kurumların durumuna göre “çölde vaha” gibi görünse de, sınırları vardır. Bugün açık dinci-faşist ve neoliberal piyasacı saldırı karşısında tek yürek hareket ediyor olsa da, devlet baskıyı bir takım liberal atraksiyon ve yemler ile birleştirerek geldiğinde en azından belli liberal ve reformist kesimler zayıf karına dönüşebilir.

Ancak Boğaziçi’deki direnişi yalnızca kurumsal kültürü ve “yaşam alanı” ile açıklamak da çok eksik olur. Boğaziçi’nde çoğunlukla liberal olan burjuva ve orta sınıftan öğrenciler ve öğretim üyeleri belli bir yer tutmakla birlikte, işçi-alt orta sınıf ailelerden gelen öğrenciler daha fazladır, önemli bir bölümü, yukarıda değindiğimiz olanaklardan yararlanmak bir yana, çalışmak zorundadır ve derslere ve sınavlara girmek dışında bir kulüp faaliyetine katılmayı aklından bile geçiremeyecek durumdadır. Okulun yarı-özelleştirilmiş yemekhanesine giremeyen yoksullukta, yurtlarda makarna ve yumurta dışında bir şey yiyemeyen öğrenciler vardır. Polislerin öğrenci evlerine baskınları sırasında, öğrencilerin oturduğu gecekonduları herkes gördü.

Bunun kadar önemlisi, Boğaziçi eylemlerinin başını çeken de emekçi sınıflardan gelen, öğrenci olarak da yıkıcı bir işçileşme süreci içinde olan ve bazıları part-time işçi olarak çalışan bu işçi-öğrenci kesimleriydi. Sözleşmeli ve kısmi zamanlı çalışan, tam zamanlı öğretim üyelerinin sahip olduğu haklardan yararlanamayan öğretim üyelerini, üniversitenin hamalları muamelesi gören güvencesiz araştırma görevlilerini de bu tabloya ekleyelim. Dolayısıyla Boğaziçi’nin tüm liberal, ya da sosyal liberal atmosferine karşın, içinde bir işçi-emekçi dinamiği de taşıdığını, mücadeleyi sonuna kadar götürecek ve daha ileriye taşıyabilecek kesimlerin de bunlar olduğunu belirtelim. Şu anki Boğaziçi öğrenci dayanışma ağlarının en azından belli açıklamaları ise, Boğaziçi’nin yerleşik liberal demokratik sınırlarını da aşabilme dinamikleri gösteriyor:

Boğaziçi direnişinin daha geniş kesimlere malolmasının temel etkeni ise, toplumsal atmosferde, ruh halinde bir değişimin bir süredir mayalanmaya başlamış olmasıdır. Dünya çapında yeni ve öncekilerden daha güçlü ve ileri bir isyan ve direniş dalgası, Amerika’dan Hindistan’a, Endonezya’dan Tunus ve Fransa’ya kadar yaşanıyor. Türkiye de bunun dışında kalamazdı ve kalmayacak. Burjuva faşist devlet iktidarı da bunu çok iyi biliyor, durmaksızın yeni olağanüstü baskı ve yetki kararları çıkarmalarının, her türlü muhalefet ve direnişi bu kadar pervasızca ve artan bir zorbalıkla bastırmaya çalışmanın nedeni de, artık her türlü direnişin mevcut ekonomik, toplumsal, siyasal zeminde yayılma, başka direnişleri tetikleme dinamiğinin güçlenmiş olması.

İş, asıl meşru ve fiili mücadele hattına ve yoğunlaşan zorbalık karşısında geri adım atmayan, bedel ödemeyi göze alan kararlı bir duruşa bakıyor ki, bir “öyle mi Alay Komutanı” konuşmasının, maden işçilerinin direnişinin genel toplumsal meşruluğuyla da birleşerek nasıl bir etki yarattığını görmüştük. Şimdi Boğaziçi bunu daha ileri taşıdı, önümüzdeki süreçte yeni ve daha güçlü kabarcıkların da olması olasılığı az değil. Yoksulluk, işsizlik büyüyor, ücretler düşerken başta gıda olmak üzere fiyatlar uçuyor, bir çok yoksul semtte ucuz ekmek kuyrukları yüzlerce kişiyi buluyor, eski “ucuzcu” market zincirlerinin fiyat bindirip durmasına karşı boykotlar örgütlenmeye çalışılıyor, bir çok insan marketlere giremez hale gelip borca alışveriş yapabilmek için bakkalara dönüyor, yardım kurumları izdiham yaşandığını açıklıyor. Pandemi vakaları ve ölümleri yeniden artıyor, zenginler ve iktidar şürekası aşılarını çoktan olmuşken işçiler, emekliler, yoksullar için aşı yokluğu skandalı sürüyor. Boğaziçi direnişinin arka planında ve önünde, her düzeyde yoğunlaşan ve pervasızlaşan baskılarla birlikte, bunları da görmek lazım. AKP ve MHP tabanının bile yarısından çoğunu, “rektörler seçimle gelmeli” demeye sevkeden önemli dinamiklerden biri bu.

İşsizlik, yoksulluk, pandemi ile rektör sorununun ne ilgisi var, denecek olursa: Eskiden “Yaşam koşullarını iyileştirmek istiyorsan özgürlükler için dövüş!” diye bir sloganımız vardı. Bugün siyasal-toplumsal özgürlük için örgütlen ve mücadele et, diyelim. Gezi’de meselenin “birkaç ağaç ile sınırlı olmadığı” gibi, bugün de meselenin “bir rektörle sınırlı olmadığını” hemen herkes biliyor. İşçiler grev ve gösteri yasaklarından, şimdi 25. maddeden tazminatsız işten atılmaktan biliyor, kamu emekçileri tam KHK’lar bitti derken şimdi de sürgün ve soruşturmalardan biliyor, her hakkını arayan, en basit haklarını bile talep eden “terörist” ilan edilmekten, gözaltına alınmasından biliyor.

Boğaziçi direnişinin en önemli dinamiklerinden biri, “General Korku” ve “General Umutsuzluk”un zırhlarında şimdilik mütavazi gedikler açmaya başlamış olmasıdır. Polis zorbalığına ve kriminalizasyona karşı direniş ve eylemler büyüyerek devam ettiğinde, burjuva muhalefet ve yörüngesindekiler koro halinde “aman oyuna gelmeyin, bu adam gerilimden, kutuplaştırmadan besleniyor, onu güçlendirmiş olursunuz” filan diye gevelediler. Erdoğan Boğaziçi direnişini kendi tabanı nezdinde bile kriminalize etmekte başarısız olup kendini ileri sürmek zorunda kalıp “yürekleri yetse cumhurbaşkanı istifa diyecekler” filan deyince, bu kez “aman oyuna gelmeyin, seçimle geldi seçimleri bekleyin, bakın gördünüz mü bunların derdi başka diyecek” dediler.

Hayır! Bu rejim, gerilimden, kutuplaşmadan değil, korkudan ve umutsuzluktan besleniyor, en çok majestelerinin muhalefetinin korkusundan ve bu zehiri yaymasından besleniyor. Faşist rejimler o korkuyu ellerine verinceye kadar korkunçtur. O eşik aşılmaya başlandığında ise giderek acizleşirler.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*