Home » GENÇLİK » Boğaziçi Dayanışmasının “Açık Mektup”u üzerine notlar

Boğaziçi Dayanışmasının “Açık Mektup”u üzerine notlar

Boğaziçi Dayanışmasının “12. Cumhurbaşkanına Açık Mektup”u yaygın ilgi ve destek gördü.

Boğaziçi Dayanışması, bu açık mektup/bildirgesine imza atan 150 kurum ve öğrenci dayanışmasının isimlerini yayınladı.

Açık Mektup, sol ve muhalif basın tarafından yayınlanmaya, sosyal medyada binlerce kişi tarafından paylaşılmaya devam ediyor. Üniversite öğrencisi, lise öğrencisi, aydın ve akademisyen, kadın, lgbti+, ekoloji, işçi-sendika platformları ve çok sayıda diğer dayanışma, grup ve çevre tarafından da destek ve imza açıklamaları büyüyor.

Açık Mektubun, Türkiye’de toplumsal muhalefet örgütlenmeleri ve ağlarını önemli ölçüde ortaklaştıran daha geniş bir direniş platformuna dönüşmeye başladığı görülüyor. Zaten Açık Mektup, içeriği, üslup ve tarzı itibarıyla bu amaç ve kapsayıcılıkla yazılmış. Bunu, meşru ve fiili direniş hattıyla sağladığı motivasyon ve esinleyicilikle birlikte, önemli ölçüde başarmış görünüyor.

Açık Mektup, Boğaziçi direnişinin somut taleplerini tekrarlamakla kalmayıp, daha geniş bir çerçeveye oturtuyor:

“LGBTİ+ arkadaşlarımıza ve diğer hedef gösterilen bütün gruplara yönelik itibarsızlaştırma kampanyalarına son verilsin!

Başta bu gözaltılara, tutuklamalara ve hedef göstermelere sebebiyet veren Melih Bulu olmak üzere bütün kayyumlar istifa etsin!

Üniversitelerde, üniversitenin tüm bileşenlerinin katıldığı demokratik rektörlük seçimleri yapılsın!”

Bunlardan birincisi, LGBTİ+ bireylerin yanısıra, kadınlar, Kürtler, azınlıklar, Geziciler, aydın ve akademisyenler, öğrenciler, KHK’lı kamu emekçileri, hakları için direniş yapanlar, mücadeleci sendikacı ve işçiler, sol muhalefet dahil, aslında tüm toplumsal muhalefet kesimleri ve dinamiklerini kapsamış oluyor.

İkincisi, Melih Bulu ile sınırlanmayıp tüm üniversitelerdeki kayyumları ve örtük olarak Kürt Belediyelerindeki kayyumları da kapsamış oluyor.

Üçüncüsü, üniversitelerdeki rektörlerin seçimle belirlenmesi istemi, tam zamanlı öğretim üyeleri ile sınırlanmayıp tüm üniversite bileşenlerinin (öğretim üyeleri, araştırma görevlileri, öğrenciler, üniversitelerdeki ücretli işçiler) katılımıyla yapılacak demokratik seçim istemine doğru genişletiliyor.

Metnin içeriği de yine bu genişletilmiş çerçevede. Siyasal, toplumsal, ekonomik saldırı ve çelişkilerin en sivri örneklerinin bir dizisi, sembolleşmiş isim ve durumlar üzerinden dile getiriliyor:

Soma madenci yakınına atılan tekme, Selahattin Demirtaş ve keyfi tutuklamalar, Berkin Elvan’ın öldürülmesi ve annesinin yuhalatılması, Ayşe Buğra ve kadınlara ve akademisyenlere dönük aşağılama ve hedef gösterme, Boğaziçi’ne kayyum rektörden sonra kayyum fakülte ve kadrolar atanması, Hrant Dink’in katledilmesi, Soma madenci katliamı, Roboski Kürt katliamı, Çorlu Tren kazası, KHK’lılar, işsizlik, halkın yoksulluğa mahkum edilmesi…

Dolayısıyla Mektup, oldukça geniş bir sorunlar ve saldırılar dizisinin altını çizmiş oluyor: Kayyumlar, kitlesel gözaltılar, tutuklamalar, öldürülenler, hedef gösterme ve itibarsızlaştırma saldırıları, işçi cinayetleri, LGBTİ+, Kadın, Kürt, KHK’lı, işsizlik, yoksulluk, geçineme sorunları…

Bunlar, somut talepler olmaktan ziyade, toplumsal muhalefet dinamiklerinin, en simgeleşmiş ve popüler ifadeleri üzerinden, ortaklaşabileceği, en geniş bir direniş ve dayanışma platformunun şekillenmesi için/olarak ifade ediliyor, ya da öneriliyor.

Öyleyse bu çerçevede genişletilmiş bir direniş ve dayanışma platformunun şekilleniyor olmasına ilişkin biz de kendi görüşlerimizi belirtelim.

Boğaziçi dayanışmasının 4 somut talebi ve bunların genişletilmiş biçimlerine, yanısıra demokratik hak ve özgürlükler çerçevesinde açık veya örtük olarak dile getirdiği ekonomik, toplumsal, siyasal direniş ve dayanışma çerçevesine, kuşkusuz ki biz de katılıyor ve imzamızı atıyoruz: Yalnızca Melih Bulu değil üniversitelerdeki, belediyelerdeki kayyum sisteminin kaldırılması; ezilen cins, cinsel yönelim, ırk, ulusa, hakları için direnenlere, sola ve toplumsal muhalefet dinamiklerine dönük zorbalık, gözaltı, tutuklama, yasaklama, hedef gösterme ve itibarsızlaştırma saldırı ve kampanyalarına son verilmesi; üniversitelerde rektörlüğün tüm üniversite bileşenlerinin katılacağı seçimle belirlenmesi; Selahattin Demirtaş ve diğer keyfi olarak tutuklanmış olanlarının tümünün serbest bırakılması; Soma, Roboski, Hrant Dink, Berkin Elvan, Çorlu Tren ve (ki bunlara 10 Ekim katliamı dahil sayısız başka katliam da dahildir) diğer tüm katliamlarının tüm sorumlularının cezalandırılması; iş cinayetlerinin son bulması; KHK’lı kamu emekçilerinin işlerine iade edilmesi; kitleleri açlığa, yoksulluğa, işsizliğe mahkum eden ekonomi politikalarına son verilmesi…

Dile getirilenlerin tamamı demokratik hak ve özgürlükler çerçevesindedir, daha da genişletilebilir, ve elbette desteklenmelidir.

###

Ancak metnin bu talepler ve sorunları ele alış düzlemine dair bazı şerhlerimiz var.

Açık Mektup, yalnızca 12. Cumhurbaşkanını ve onun iktidarını, krizini, haksızlıklarını, adaletsizliklerini, keyfi ve anti-demokratik uygulamalarını, saldırılarını sorun ediniyor.

Bunun karşısında açık veya örtük olarak, birleşik direniş ve dayanışmaya çağırdığı kesimleri ise şu gibi ifadelerle tanımlıyor: “Toplumda içinde zerre kadar adalet kırıntısı taşıyanlar”, “(Mevcut iktidardan ve krizinden) mağdur olanlar”, “demokratik hak ve özgürlükleri gasp edilenler”, “bu topraklarda ezilenler”… Bunlara “yoksulluğa mahkum edilen halk” ifadesi de eklenebilir. Ancak bu ifade de, “(12. Cumhurbaşkanının-bn) ekonomi-politikalarının yoksulluğa mahkum ettiği” biçiminde, yani yine, mağduriyet dolayında anlamlandırılıyor.

Metnin bünününde, kapitalizm, sömürü veya sınıflara ilişkin olarak, herhangi bir gönderme, bir değinme yok. Boğaziçi Dayanışması’ndan kuşkusuz “devrimci, sosyalist, komünist, proleter” bir eksenden açıklama ve çağrılar beklemiyoruz. Şerh düştüğümüz bu değil. Ama metinde en ufak bir antikapitalist gönderme de olmadığı gibi, metnin genel düzlemi, tam tersine kapitalizmi, sömürüyü ve sınıf çelişkisini örtüyor. Dile getirdiği sorunların hiç birinin, bu temelle bir bağıntısını kurmuyor. Dile getirdiği demokratik sorunlar bir yana, işsizlik, yoksulluk ve iş cinayetleri sorunlarını bile, sistem sorunu değil, toplumsal sorun değil, yalnızca Erdoğan/siyasal rejim, yani “üstyapı” sorunu olarak görüyor.

Bu yaklaşım, “yanında olunduğu” belirtilen kesimlerin tanımlanma biçiminde daha barizleşiyor: (12. Cumhurbaşkanı ve iktidarın) mağdur ettikleri, demokratik hak ve özgürlüklerini gasp ettikleri, ekonomi-politikalarıyla yoksulluğa mahkum ettikleri, ezdikleri…

“Mağduriyet, ezilenler, demokratik hak ve özgürlükleri gasp edilenler” ile sınırlı bir yaklaşımın sorunu, özgürlük ve demokrasi sorun ve mücadelesinde de liberalizmden tam sıyrılamama, ya da ona savrulma tehlikesidir.

Bu da örneğin kendini, LGBTİ+ sorununun “insan hakları” sorunu olarak tanımlanmasında gösteriyor. Bir demokratik hak ve özgürlük sorununu, “sınıflar üstü” ve “ekonomik, toplumsal, siyasal ilişkiler üstü” olduğu varsayılan “insan hakları” soyutluğunda tanımlarsanız, bilerek veya bilmeyerek, özel mülkiyet temelinde tanımlamış, demokrasi ve özgürlüğü de liberalizme indirgemiş olursunuz. (İsteyen Birleşmiş Milletlerin İnsan Hakları Evrensel Beyannamesine veya AB’nin “İnsan Hakları” ile dolu yönergelerine bakabilir. Kapitalizmin “insan hakları” liberalizm ve özel mülkiyetle tanımlıdır, ve zaten “özel mülkiyet”, yani başkalarının emeğini sömürmek de, en başta gelen “insan hakkı” olarak kabul edilir.) Biz, LGBTİ+ bireylere, hareketine ve simgelerine karşı her türlü saldırının, hedef göstermenin, aşağılama ve itibarsızlaşmanın, dışlama ve baskının kesinkes karşısındayız. Ama LGBTİ+ sorununu, liberal ve özel mülkiyete dayalı “insan hakları” sorunu olarak değil, sınıfsal, toplumsal, cinsel, ulusal özgürlük sorunu olarak tanımlıyoruz. Yani tüm diğer demokratik sorunlarda (ezilen cins, ulus sorunları dahil) olduğu gibi, demokrasiyi liberalizm, özel mülkiyet, sermaye egemenliği temelinde değil, bunların kaldırılması ekseninden tanımlıyoruz. Çünkü genel geçer “insan hakları” olmadığı gibi, genel geçer bir “demokrasi”nin de olmadığını, demokrasinin öncelikle sınıf ilişkileri/çelişkileriyle tanımlı olduğunu biliyoruz.

Peki tüm sorun Erdoğan rejim/iktidarından mı ibaret? Türkiye ve dünya çapında bu tür (Trump, Johnson, Bolsanaro, Pinera, Modi, Erdoğan, vd) iktidarları da doğuran çürüyen kapitalizm değil mi? Ya da daha iyisi, şöyle soralım: Mevcut devlet iktidarı, dinci, aşırı gerici, despotik, faşist olduğu kadar, hepsinin de temelinde yer alan biçimde, kapitalist bir iktidar değil mi? TÜSİAD ve uluslar arası sermaye de, bu aynı rejim ve iktidarın paydaşlarından değil mi? “Halkı yoksulluğa mahkum eden ekonomi-politikaları”nda, ve ekonomi-politikaları bir yana, tastamam kapitalist ekonomide ve böyle işleyişinde, işsizlik ve yoksulluk patlamasında, kamu fonlarının yağmalanmasında, iş cinayetlerinde, demokratik ve sosyal hakların gaspında, emek ve doğa yıkımında, sağlık, eğitim ve yüksek öğretim sisteminin özelleştirilmesinde ve şirketleştirilmesinde, “girişimci üniversite” modelinde, vb vb sermayenin hiç mi sorumluluğu yok? Türkiye’nin en büyük tekelci oligarşik sermaye grubu Koç Holding’in sahiplerinden Ali Koç, şu Melih Bulu’nun en yakın arkadaşlarından değil mi? Ve Erdoğan Melih Bulu’yu Boğaziçi’ne kayyum atarken, yalnızca Boğaziçi’yi kendi kontrolü altına almanın ötesinde, TÜSİAD ve emperyalist sermayenin “girişimci/şirketleşmiş üniversite modeline” de yaranmaya çalışmıyor muydu? Bulu’nun kayyum olarak atandıktan sonraki ilk mesajı da (“girişim, performans, inovasyon, bilginin ticarileşmesi, piyasa” vb) Boğaziçi bileşenlerinden çok TÜSİAD ve sermayeye üniversitenin nasıl pazarlanacağı ve şirketleşeceği mesajı değil miydi?

###

Açık Mektup’ta kuşkusuz daha geniş bir direniş ve dayanışma ağı oluşturma kaygısı gözetiliyor. Ancak direniş ve dayanışmayı genişletirken bulandırmamaya ve sulandırmamaya dikkat etmek gerekir. Emek-sermaye uzlaşmaz çelişkisini tümüyle bir yana bırakan bir genişleme ve ittifaklar politikası, liberal, liberal halkçı bulanıklık ve kırılmalara davetiye çıkarabilir. Şu basit nedenle ki, dünyadan ve Türkiye’den son dönemde çok sayıda örneğini bildiğimiz bu tür geniş çaplı direniş hareketleri, içinde ve çeperinde farklı sınıf ve katmanları barındırır. İşçilerin, işçileşme sürecinde olan ara sınıf kesimlerinin yanısıra, orta sınıfları ve (hayırhah destekçi pozisyonunda) burjuvazinin bazı kesimlerini de barındırır. Burjuva ve orta sınıf liberalizmi ve liberal-halkçılıkla net sınırlar çekilmezse, direnişin içindeki ve çeperindeki bu unsurlar çok geçmeden direnişi içinden sınırlaryan ve çözen öğelere dönüşmekle kalmaz, sermayeye karşı emek temel ve eksenine oturtulamamış demokrasi (ya da demokratik hak ve özgürlükler) anlayışının da içini boşaltırlar.

Elbette sömürücü-egemen sınıfla sınırlar net çekildikten sonra da, direniş ve dayanışma ağlarının içinde işçiler, emekçiler, ara sınıf kesimleri, orta sınıf kesimleri gibi farklı sınıf ve katmanlar yine olacaktır. Sorun yalnızca siyasal iktidardan değil bir bütün olarak sermaye sınıfından bağımsız bir hareket geliştirebilmekse, hareketin inisiyatifinin hangi sınıf ve kesimlerde olacağı kritik önemdedir. Çünkü emek-sermaye çelişkisi bir yana bırakılırsa, işçi/işçi sınıfı kavramları telaffuz bile edilmekten kaçınılırsa, ve mağdur olanlar, ezilenler, yoksullar gibi kavramlarla “emek/emekçiler” hareket içinde fazla söz hakkı ve etkisi olmayan (küçük burjuvaların onlar adına da konuştuğu) herhangi bir bileşen olarak eritilirse, o zaman hareketin iktidarın sermaye temeline karşıtlığı zayıflar.

###

İşçi derken, yalnız üniversitede ücretli çalışan işçilerden bahsetmiyoruz. Güvencesizleştirilmiş araştırma görevlileri ve asistanlar da işçidir (2012-13 dönemi ve sonrasında araştırma görevlilerinin İTÜ’den başlayıp yayılan 50/d grev ve direnişlerini hatırlamak yeter), sözleşmeli-güvencesiz çalışan öğretim üyeleri de işçileşmektedir. Üniversite öğrencileri de, yaşam koşulları itibarıyla yoksullaşmadan payını almaktadır. Üniversitelerin çevresi, öğrenci evlerinin bulunduğu semtler rant alanına dönüşmüştür. Öğrencilerin önemli bölümü part-time güvencesiz ve aşırı düşük ücretli işlerde çalışmaktadır (Türkiye’de üniversite öğrencilerinin en az yüzde 30’u part-time işlerde çalışıyor), önemli bölümü geleceğin işçileri ve işsizleridir. Staj, intern, tez, proje, deneme çalıştırması gibi mekanizmalar, lisans, lisans üstü öğrencilerini ve yeni mezunlarını ucuz işgücü haline getirme mekanizmalarına dönüştürülmektedir. Hatta tam zamanlı öğretim üyelerinin bir bölümü de mesleki özerklik, statü ve vasıflarını giderek yitiren, performans sistemine tabi, işçileşme sürecinde olanlardır. Bulu’nun “performans, inovasyon, bilginin ticarileşmesi, girişimci/şirket üniversite” modeli bu süreci daha da hızlandırmaya dönüktür. Bu yüzden Bulu’ya ve arkasındaki iktidara karşı mücadele, bir ve aynı zamanda sermayeye ve sermayeleştirilmeye karşı emeğin (öğrenci emeğinin, araştırma emeğinin, bilgi üreten emeğin) mücadelesidir.

###

Bu ülkede demokratik sorunlar ağır ve yüklüdür. Ancak demokratik sorunların kapitalist üretim ve yeniden üretim süreçlerinden ve kapitalizme karşı mücadeleden soyutlanması, demokratik hak ve özgürlük mücadelesini güçlendirmez, tam tersine zayıflatır. Burjuva demokrasi yalnızca Türkiye’de değil dünya çapında yerlerde sürünmekte, çürümektedir. Burjuva demokrasisinin kriz ve çürümesi, kapitalizmin derin kriz ve çürümesinin bir olgusudur. Bu yüzden sermaye demokrasisini, sermaye için demokrasiyi aşarak; sermayenin ve sermayeleşmiş iktidarın karşısına emeğin demokrasisi ile çıkmalı, işçiler ve emekçiler için demokrasi mücadelesini ilerletmeliyiz.

Bunun dinamikleri, Boğaziçi’nin yakın mücadele tarihinde (Starbucks karşı işgali, öğrenci ve öğretim üyesi forumları, taban inisiyatifi, yönetime aktif katılım istemleri, 2011-2015) var. Şimdiki mücadelesinin de öğrenci ve öğretim üyesi forumları, kurulları ve ağlarıyla başlaması ve yürütülmesinde var. Açık Mektup’ta da, rektörlüklerin üniversitenin tüm bileşenlerinin (öğretim üyesi, araştırma görevlisi, öğrenci, üniversitede çalışan işçiler) katılacağı seçimlerle yapılmasının istenmesi, biçimsel bir seçim demokrasisinin ötesinde, üniversitenin tüm (emekçi) bileşenlerinin yönetime kendi taban organlarıyla aktif katılım ve yer almasını da dolaylı olarak içeriyor. Demokrasi anlayışında, Liberalizm ve her türlü Sermaye bileşeniyle sınırları daha net çekerek, buradan daha ileriye doğru yürümeliyiz.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*